Köşe Yazarları
|
ÜÇÜNCÜ ASIRDA YETİŞMİŞ RİCAL ÇALIŞMASI AĞIR BASAN BAZI ŞAHSİYETLER |
| Cüneyt | |
|
6-İBNU MÂCE VE SÜNEN'İ |
| Cüneyt ÇAL | |
|
SAPLA SAMAN YİNE KARIŞTIRILMAYA ÇALIŞILIYOR |
| Nuran ÇAL | |
|
ANLAYACAKSIN |
| M.YAYLA | |
|
YA POLİSİN HAKKI!! |
| Ünal BENLİALPER | |
| KUDÜS'ÜN FETHİ: KUDÜS KİMLERE AĞLIYOR |
|
|
|
| Yazar Cüneyt ÇAL on Perşembe, 04 Ekim 2007 20:54 | |||
|
KUDÜS'ÜN FETHİ: KUDÜS KİMLERE AĞLIYOR Muaz b. Cebel r.a. rivayet ediyor: Allah Rasulü s.a.v. söyle buyurdu: “Ey Muaz, Allah benden sonra Aris’ten Fırat’a kadar Şam bölgesini size nasib edecek. Oranın erkekleri, kadınları ve dulları kıyamete kadar sınır bekçisidirler (murabit). Herhangi biriniz Şam sahillerinden birini yahut Beyt-i Makdis’i (Kudüs) seçerse kıyamete dek cihad halindedir.” EY KILIÇTAN DAHA ZALİM MERHAMET! Hicretin 14. yılı. Yani miladî 636. Peygamber Efendimiz s.a.v.’in dünyasını değiştirmesinin üstünden koskoca dört yıl geçmiş. Hz. Ebu Bekir r.a.’in vefatından sonra ise iki yıl... Hz. Ömer r.a. hilafete geleli de henüz iki yıl olmuş. İslâm orduları, Suriye, Irak, Filistin ve Mısır cephesinde Hz. Muaviye’nin abisi Yezid b. Ebu Süfyan, aşere-i mübeşşereden Ebu Ubeyde b. Cerrah ve Allah’ın kılıcı Halid b. Velid r.a. komutasında zaferden zafere koşuyor. Hilafet merkezi nurlu Medine’ye neredeyse her gün yeni bir zafer ve fetih haberi ulaşıyor. Fethedilen topraklarda halk İslâm kahramanlarını birer kurtarıcı olarak karşılıyor. Çünkü yıllardır Bizanslı valilerin doymak bilmez iştahlarını doyurmağa çalışmaktan bezmiş, günden güne artan ve her gün bir yenisi yürürlüğe konan vergilerden yılmış, bin türlü yokluk ve yoksulluk içinde uğradığı haksızlıkların, zulümlerin sona ermesini beklemektedir. Ve beklenen ilâhi yardım gelmiştir. Halk, isterse gelenlerin dinine giriyor ve derhal onlarla eşit haklara sahip oluyor. İsterse kendi dininde kalıyor. Fatihler, halka insan muamelesi yapıyorlar. Asla zulmetmiyor, ezmiyor, zerre kadar haksızlık yapmıyorlar. Canları, malları, haysiyetleri, şeref ve namusları güvence altına alınıyor. Her şey kurallara bağlı. Hiçbir şey rasgele değil. Yıllar sonra bir Hıristiyan rahip-bilim adamı bu durumu şöyle değerlendirecektir: “Ey kılıçtan daha zalim merhamet!” Rahip, kendi bakış açısından haklıdır. Gerçekten Müslümanların adaleti, şefkat ve merhameti, fethedilen topraklardaki ahalinin İslâm’a girmesi gibi bir tabii sonuç vermiştir. Rahip, İslâm’ın merhametine hayıflanmasın da ne yapsın? KUDÜS YOLUNDA İKİ GARİP YOLCU İki yolcu... Sadece bir binitleri var. Binite sırayla binmek üzere anlaşmışlar. Bir beriki binecek, bir öteki. Hayvanın hakkını da unutmamışlar. Nöbetleşe bindikten sonra hayvanı bir biniş süresi boş yürütecekler. Çünkü onun da dinlenmeye hakki var. Allah’ın selamı her birinin üzerine olsun, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Yusuf... Davud, Süleyman, Musa, Harun, Isa ve elbette Muhammed Mustafa... Ve kim bilir adını bildiğimiz, bilmediğimiz daha nice peygamberin gelip geçtiği, hatta defnedildiği Filistin topraklarında İlya’ya, yani Kudüs’e doğru ilerliyorlar. Konuşmalardan anlaşıldığı kadarıyla bu iki yolcudan biri efendi, diğeri köle... Fakat efendinin efendiliği, ona kölenin insanlığını, hayvanın hakkını unutturmuyor. Nihayet şehre hâkim yüksek bir tepeye ulaşıyorlar. Efendi binekte, köle yürüyor. Efendi, nöbet sırasının bittiğini belirtmek için tekbir getiriyor. Tepe, hemen o gün, orada el-Cebelü’l-Mükebber (Tekbir Dağı) adını alıyor ve hâlâ bu adla anılmakta. Binme sırası kölede... İtiraz ediyor. “Efendim...” diyor, “ne sen in, ne de ben bineyim. Bir şehre girmek üzereyiz. Orada besili, eğerli atlar, altınla süslenmiş arabalar var. Şehre ben binekte, sense benim bindiğim hayvanın yularını tutmuş vaziyette girecek olursak bizi alaya alır, küçümserler. Bu da zaferimize gölge düşürür.” Efendi ısrarlı. “Ama sıra senin...” diyor; “sıra benim olsaydı inmezdim. Sıra seninse senindir. Ben inmeliyim, sen binmelisin.” Köle çaresiz... Hayvana biniyor. Efendisi hayvanin yularından tutuyor. Şehre böyle giriyorlar. ZULMÜN HÂKİMİYETİ BİR ANDIR, ADALETİNKİ KIYAMETE KADAR Hıristiyan halk, şehirlerini teslim almaya gelen devlet başkanını karşılamak üzere Şam Kapısı’nda toplanmış. Baslarında Patrik Sophronius... Halk, köleyi hayvanin üstünde görünce saygılarını sunmak üzere önünde secdeye kapanıyor. Köle, elindeki asa ile onlara dürtüyor “Yazıklar olsun size...” diye haykırıyor, “kaldırın başınızı. Allah’tan başkasına secde edilmez.” Ve halka haber veriyor ki, kendisi köledir, devlet başkanı yuları tutan kimsedir... Patrik Sophronius bir köşeye çekilip ağlamaya başlıyor. Misafir devlet başkanı üzülüyor. Gönlünü almak, teselli etmek için patriğin yanına gidiyor. “Üzülme. Değmez. Dünya böyledir. Bir güldürür, bir ağlatır.” diyor. Sophronius “Saltanatı kaybettiğim için mi ağladığımı zannediyorsun? Tanrı’ya and olsun ki bunun için ağlamıyorum. Sırf sizin hâkimiyetinizin sonsuza dek kesintisiz devam edeceğini anladığım için ağlıyorum. Zira zulmün hâkimiyeti bir andır. Adaletin hâkimiyeti ise kıyamete kadardır. Ben sizi fethedip geçen, sonra yıllar içinde kaybolup giden bir yönetim zannetmiştim.” diye cevap veriyor. Burada kendisinden efendi olarak söz edilen şahıs, müminlerin Emiri, Müslümanların ikinci halifesi Hz. Ömer r.a.’dan başkası değildir. Ebu Ubeyde b. el-Cerrah r.a. komutasındaki İslâm orduları Kudüs’ü kuşatmış, şehrin düşeceğini anlayan patrik bir şartla teslim olabileceklerini belirtmişti. İslâm ordularının daha önce fethettikleri yerlerdeki halka verdiği eman üzere teslim olacaklardı. Fakat bu işlemi bizzat emirleriyle gerçekleştirmek istiyorlardı. Ebu Ubeyde r.a. “Emir benim. Buyurun şartları görüşelim.” demişti. Sophronius “Hayır ordu komutanına değil, şehri bizzat devlet başkanınıza teslim edebilirim.” diye ısrar etmişti. Bunu haber alan Hz. Ömer r.a. Medine’de yerine Hz. Ali r.a.’i vekil bırakıp yola çıkmıştı. İste şimdi Kudüs’teydi. Hz. Ömer r.a. patriği teselli ettikten sonra “Ey İlyalılar, lehimize olan lehinize, aleyhimize olan aleyhinizedir...” diye başlayan bir konuşma yaptı. Sonra Sophronius, Hz. Ömer r.a.’i Kiyame Kilisesi’ne davet etti. Kiliseyi gezerlerken namaz vakti girdi. Hz. Ömer r.a. patriğe “nerede namaz kılayım?” diye sordu. Rahip, “olduğun yerde.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer r.a. “Ömer, Kiyame Kilisesi’nde namaz kılmaz. Sonra peşimden gelecek Müslümanlar, Ömer namaz kıldı diyerek burada mescit inşa ederler.” diye karşı çıktı. Bir taş atımı uzaklaştı ve abasını yere sererek namaz kildi. Hakikaten daha sonra Müslümanlar onun namaz kıldığı yere bir mescid inşa ettiler. Bu mescid o günden beri hâlâ ayaktadır ve Mescid-i Ömer adıyla anılmaktadır. Hz. Ömer r.a. namazını kıldıktan sonra Patrik Sophronius’tan kendisine Mescid-i Aksa’nın yerini göstermesini istedi. Mescid’in çöplük haline getirildiğini gören Hz. Ömer r.a. abasını yere serip çöpleri doldurmaya ve götürüp uzaklara dökmeye başladı. Bunu gören Müslümanlar da onun gibi yaparak mescidin yerini temizleyip üzerine bir mescit inşa ettiler. Bu olayı tarihçilerimiz (Taberî, Yakubî, Belâzurî, Ibnü’l-Esir) yaklaşık böyle anlatırlar. Ama biz 1948 Arap-İsrail Savası komutanlarından, Askeri Komiser Abdullah et-Tell’in Kudüs’te bir Hıristiyan mabedinde bulduğu eski ve önemli bir Yunanca tarihi yazmadan aktarmayı tercih ettik. KİM MEDENİ, KİM VAHŞİ? İste Kudüs Müslümanlar tarafından böyle teslim alınmıştı. Hz. Ömer r.a. zamanında henüz konvansiyonel silahlar keşfedilmemişti, kıtalararası füzeler yoktu. Tanklar, toplar gürlemiyor, büyük küçük bombalar patlatılamıyordu. Ama Müslümanlar isteselerdi mancınıklarını kurarak şehri bombardımana tutabilirlerdi. Arradelerini isletebilirler, kapıları bombalarla değilse bile kebs denilen koç baslıklarıyla paramparça edebilirlerdi. Cinayet islemek veya katliam yapmak için 21. yüzyılın gelişmiş silahlarına ihtiyaç yoktu. Pekâlâ, o günün silahlarıyla ve imkânlarıyla da toplu katliamlar, cinayetler islenebilirdi. Nitekim dünyanın başka yerlerinde isleniyordu. Fakat Müslümanlar, bugün evlerimize ve odalarımıza her biri bir hüzün bombası gibi düşüveren televizyon görüntülerini yaşatmadılar o günün Kudüslülerine. Çünkü onlar ne haçlı sürüsüydüler, ne de yahudi kasaplar... Evet... Yahudilerden önce de haçlılar gelmişlerdi. Papanın teşvikiyle yola çıkan 600 bin kişilik ilk haçlı ordusu 1099 yılının Temmuz ayında Kudüs’e girdiğinde komutanları Goldfrei de Buillon, Kiyame Kilisesi’ne gitmek için şehri savunan 70 bin müslümanın cesedini çiğneyerek ve kan deryasına gömülerek geçmek zorundaydı. İkinci haçlı Seferi, ordunun Kudüs’e varamadan Şam’dan geri dönmesiyle sonuçlandı. Bu arada Suriye ve Mısır topraklarında meşhur Eyyubî Devleti kurulmuştu. Devletin azimli sultani Selahaddin Eyyubî’nin odasındaki mum geceler boyunca sönmedi, hep yandı durdu. Bir gün veziri bütün cesaretini toplayarak bunun sebebini sordu. Selahaddin Eyyubî dedi ki “Allah Resulü’nün s.a.v. miraca çıktığı, yıllarca Müslümanlara kiblegâh olmuş, üçüncü harem düşmanın elinde iken bana uyumak yaraşır mı hiç?” Selahaddin uyumadı. Adım adım ilerleyerek sonunda Kudüs kapılarına dayandı. Fakat bu mukaddes şehre kan dökerek girmek istemiyordu. Şehir halkına “Sizin gibi ben de kesin olarak inanıyorum ki, Kudüs Allah’ın mukaddes beytidir. Bu Beytullah saldırarak hürmetini ihlal etmek istemiyorum.” diye haber saldı. Teslim şartlarını da sunmuştu. Fakat şehrin azılıları direnme kararı aldılar. Müslümanlar, bir haftalık sıkı bir kuşatmayla şehre girdiler. Fakat kan deryasında yüzerek değil... Selahaddin Eyyubî, Hıristiyanlara şehri terk edebilmek için kırk günlük bir süre tanımıştı. Tarihle biraz olsun ilgilenen herkes, dünya tarihinde yahudilere ve Hıristiyanlara insan onuruna yakışır biçimde muamelede bulunanların sadece Müslümanlar olduğunu bilir. Zaten, Sevgili Peygamberimiz s.a.v. “zimmîye eziyet veren bana eziyet vermiştir.” buyurarak İslâm tebasına giren gayri Müslime insanca muamele yapılmasını emir buyurmuşken, nasıl başka türlü davranılabilirdi ki? BİTMEYEN SAVAŞ: HAÇLI SEFERLERİ Batı dünyası Kudüs’ün yeniden Müslümanlara yar olmasına çok sinirlenmişti. Hıristiyanlar, Alman İmparatoru I. Frederick, Fransız Kralı Philiph August ve İngiltere Kralı Richard komutasında yeni bir haçlı seferi düzenlediler. Bu sefer de başarısız oldu. Fakat yılmadılar. Dördüncü, besinci, altıncı... Derken dokuzuncu haçlı seferini düzenlediler. Dokuzuncu haçlı Seferi, resmi haçlı seferlerinin sonuncusu idi güya. Ama herkes biliyor ki, yeni bir haçlı seferi her Batılının içinde bir ukdedir. Siyasi mahfilleri, “spor barış ve kardeşliktir” sloganına rağmen spor karşılaşmaları dâhil, her alanda fırsat buldukça maskeli bir haçlı seferini yürütmeye her an hazırdır. Haçlı savaşları, sömürge savaşları, Siyonizm, eski sömürgecilik, yeni sömürgecilik, askeri sömürgecilik, iktisadi ve kültürel sömürgecilik, vs. vs... Hepsi aslında aynı bütünün parçalarıdır. O bütünün adi ise, küfrün İslâm’a karşı birlikteliğidir. 13. yüzyılın sonunda bu mukaddes diyar, güçlü bir koruyucuya, yani Osmanlı’ya kavuşmuştur. 13. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar Kudüs huzur dolu bir hayat yaşadı. Çünkü Osmanlı, savaşı Kudüs önlerinden Avrupa içlerine taşımıştı. Bırakın Filistin’i, Suriye’yi, Anadolu’yu, Trakya’yı; Hıristiyanların Balkanları bile geçmeye mecali yoktu artık. Ancak Viyana önlerinde savunma savaşı veriyorlardı. KOVULMUŞ BİR MİLLETE AÇILAN ŞEFKAT KOLLARI Bu sırada yahudiler Avrupa’da yüzyıllarca var olma mücadelesi verdiler. 1290’da İngiliz Kralı I. Edward, İngiliz topraklarındaki yahudilere sürgün cezası vermişti. 1306’da Fransız Kralı Philiph de Bele yahudilere aynı cezayı uygun görmüştü. 1498’de XII. Louis, yahudileri Fransız topraklarından sürülmekle Hıristiyanlığa girmek arasında serbest bırakmıştı. Almanya, Rusya ve öteki Avrupa ülkelerinde de yahudiler, daima istismar edilmiş, aşağılanmış, insanca muameleye hasret bir hayat sürmüşlerdi. Yahudiler, siyasi ve dinî haklarını, oluşumuna katkıda bulundukları 1789 Fransız İhtilali’nden yıllar sonra ancak 1874’de elde edebilmişlerdi. Bu birkaç örnekten de rahatça anlaşılabileceği gibi, Orta çağda ve Modern çağda yahudiler Avrupa’da ezilirken, İslâm topraklarından başka sığınak bulamamışlardı. Yahudileri, Engizisyon mahkemelerinde cayır cayır yakılmaktan Kemal Reis komutasındaki Osmanlı donanması kurtarmış ve dönemin sultani II. Bayezid daha 1493’te yahudilere insanca muamele edilmesini emreden bir ferman yayınlamıştı. Bu ferman sayesinde onlar, kısa vadede ülkenin bütün ticari ve iktisadi hayatına hâkim olmuşlardı. Sultan Bayezid, yahudilere su ilâhi emir çerçevesinde Ehl-i Kitap muamelesi yapıyordu: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz.” (Mümtahine, 8) Fakat daha sonralari Osmanlı yöneticileri, yahudilerin İslâm toprakları üzerinde milli devlet kurmaya teşebbüs ettiklerini anlayınca tavırlarını değiştirmişlerdir. Mesela, yahudilerin 1876’da zirai alan oluşturma bahanesi altında Filistin’den arazi satın alma girişimi ve 1882’de Filistin’e yapılması plânlanan yahudi göçü, Osmanlı yönetimi tarafından engellenmiştir. 1876–1888 yılları arasında Kudüs mutasarrıflığı yapan Rauf Pasa, Filistin topraklarına gayri kanuni yollardan yerleşen yahudileri tespit edip attırmıştır. Devlet iç ve dış meselelerle boğuşurken bile denetimi ihmal etmemiştir. 1882’de Babıâli, Kudüs mutasarrıfından Rus, Romen ve Bulgar pasaportu taşıyan Yahudilerin şehre girişini engellemesini istiyordu. Hatta 1888’de yahudilerin başka bir ülkenin vatandaşıymış gibi bölgeye sızmasını önlemek için Filistin’i ziyaret etmek isteyen turistlerin üzerlerinde dini kimliklerini belirten bir sefer izni bulundurmasını şart koşmuştu. Ne zaman ki Osmanlı bölgeden çekildi, sömürgeci İngiliz ve Fransız yönetimi bölgeye hâkim oldu... İste Filistin ve Kudüs o gün kaybetti. Ve o günden beri arıyor Kudüs. Kılıçtan keskin Müslüman merhametini arıyor. KUDÜS NOTLARI... Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın İslâm dini nazarındaki yeri ve önemi büyüktür. Her şeyden önce Mescid-i Aksa Müslümanların ilk kıblesidir. Peygamber Efendimiz s.a.v. ve Müslümanlar, kıble Kâbe’ye döndürülünceye kadar yıllarca Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılmışlardır. Peygamber Efendimiz s.a.v. sadece üç mescid için yolculuk sıkıntısına katlanılabileceğini belirtmiştir. Bunlardan ilki Mekke’de, ortasında Kâbe’nin yer aldığı Mescid-i Haram, ikincisi Medine’deki Mescid-i Nebevî ve üçüncüsü Mescid-i Aksa’dır. Ve yine Peygamber Efendimiz s.a.v. Mescid-i Aksa’da kılınan bir namazın başka bir mescidde kılınacak namazdan bin, Mescid-i Nebevî’de kılınan bir namazın Mescid-i Aksa’da kılınandan bin, Mescid-i Haram’da kılınan bir namazın da Mescid-i Nebevî’de kılınandan bin kat daha sevap olduğunu haber vermişlerdir. Mescid-i Aksa, Peygamberimizin s.a.v. Miraç yolculuğundaki ilk durağı olması bakımından da ayrıca önemlidir. SULTAN ABDÜLHAMİT VE YAHUDİ HERZL Osmanlı Devleti’nin bütün dış borçlarını kapatmaya karşılık, kendisinden Yahudilere Filistin’de azıcık toprak vermesini isteyen Theodor Herzl başkanlığındaki heyete, Sultan II. Abdülhamit’in verdiği cevap altın suyu ile yazılıp çerçeveletilecek türdendir: “Bu konuda sakın bir adım daha atmayın. Ülkemin bir çakıl tasını bile satamam. Çünkü o benim değil, halkımındır. Bu devlet onu kani pahasına aldı, kanı pahasına yaşattı. Birilerinin gasbetmesine izin vermeksizin kanımız pahasına da koruruz. İki tabur askerimiz Suriye ve Filistin’de savaştı. Askerlerimiz Plevne’de bir bir şehit edildi. Çünkü teslim olmaktansa SAVAŞ meydanında ölmeyi tercih ettiler. Osmanlı Devleti benim değil, milletindir. Hiçbir parçasını veremem. Yahudiler milyonlarını saklasınlar. Devlet parçalanırsa, Filistin’i karşılıksız da alabilirler. Su kadar var ki, bu devlet cesetlerimiz çiğnenmeden parçalanamaz. Ne için olursa olsun, biz ölmeden kimse bizi birbirimizden ayıramaz.” HZ. ÖMER’İN KUDÜS HAKKINDA VERDİĞİ EMANNAME Bismillahirrahmânirrahîm. Bu, Allah’ın kulu, Müminlerin Emiri Ömer b. el-Hattab’ın İlya (Kudüs) halkına verdiği emandır. Bu emanı, canlarına, mallarına, kilise ve mabetlerine, hastalarına, sağlıklılarına ve sair halka vermiştir. Kiliseleri Müslümanlarca kullanılmayacak ve yıkılmayacaktır. Kiliseden ve arsasından, Hıristiyanların haçından ve mallarından hiçbir şey eksiltilmeyecektir. Din değiştirmeleri için baskı yapılmayacak, hiçbiri bu uğurda zorlanmayacaktır. İlya’da onlarla birlikte hiçbir yahudi oturmayacaktır. İlya halkı Medain halkı gibi cizye verecektir. Buradan ayrılarak Rum’a (Bizans) ve Lusut’a (Lusus) gitmekte serbesttirler. Ayrılan kimsenin canı ve malı gideceği yere varıncaya kadar güvendedir. Şehirde kalanlar da güvendedirler. İlya halkından mabetlerini ve haçlarını bırakıp mallarıyla birlikte Rum’a gitmek isteyenlerin canları, malları ve haçları gidecekleri yere varıncaya kadar güvencededir. Falan savaştan önce, orada oturan herhangi bir kimse de, dilerse İlya halkı gibi cizye vermek şartıyla orada kalabilir, dilerse Rum’a da gidebilir. Allah’ın ahdi ve Resulü’nün, halifelerin ve müminlerin zimmeti, üzerlerine düsen cizyeyi verdikleri sürece burada yazıldığı şekildedir. Halid b. Velid, Amr b. el-As, Abdurrahman b. Avf ve Muaviye b. Ebû Süfyan buna şahittir. Hicri 15. yılda kaleme alınmıştır. (Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-Mülûk) Ahmet Miroğlu Kaynak: Semerkand dergisi, 06/2002
|
Yorumlarınız...
- BİR ÇİFT GONCAGÜL
içten ve duygu yoğunluğu ile yazılmış bir mektup,U...
24.02.12 00:47 - BİR ÇİFT GONCAGÜL
Allah mutluluğunuzu daim etsin Nuran hanım
13.02.12 21:12 - Karlar Kraliçesi
gönlüne sağlık, gençlik şiiri belli
10.12.11 20:27 - ATATÜRK’Ü ANLAMAK
tebrik ediyorum. iyi tesbitlerde bulunmuşsunuz. At...
12.11.11 09:59 - BİR GÜN GÜNEŞ BİZİM İÇİN YENİD...
Ne güzel özetlemiş yazar kardeşimiz,"kerameti kend...
28.09.11 11:13
Günün Ayeti
Andolsun, kadın ona (göz koyup) istek duymuştu. Eğer Rabbinin delilini görmemiş olsaydı, Yûsuf da ona istek duyacaktı. Biz, ondan kötülüğü ve fuhşu uzaklaştırmak için işte böyle yaptık. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.














