Siteyi favorilerime ekleSayfayı favorilerime ekleAna sayfam yapBu sayfayı paylaşBu sayfayı Email olarak gönderbize ulaşınBu sayfayı yazdırPDF olarak kaydet
Back to Top
Muaviye İle Mücadelenin Başlaması PDF Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 
Yazar Cüneyt ÇAL on Pazar, 28 Ekim 2007 16:58   

 

Muaviye İle Mücadelenin Başlaması

Ibn Mülcem’in kısas edilmesinden hemen sonra, Hz. Hasan, Muaviye ile başlayacağı mücadelede Kûfelilerin desteğini almak için harekete geçti ve atâlarını yüzer dirhem artırdı. O, Kûfelilerin her ne kadar babasının yanında yer alıyor gibi görünseler de onu sevmediklerinin farkındaydı. Zira gerek Sıffin savaşında, gerekse Nuhayla, Nehrevan ve devamındaki savaşlarda bu şehirden önemli sayıda insan ölmüştü. Ölenlerin fazlalığını anlatmak için kaynaklar, şehirde ağıt sesinin yükselmediği hiçbir evin olmadığını aktarmaktadırlar. Tüm bu insanların, yakınlarının öldürülmesini gönül huzuru içerisinde kabullendiklerini söylemek safdillik olur. Bunun bilincinde olan Hz. Hasan, Muaviye ile yapacağı mücadelede bunların desteğini sağlamak istedi ve maaşlarını artırdı. Bu taktığın geçici bir süre için dahi olsa ise yaradığı anlaşılmaktadır. Nitekim Belâzûrî, Kûfelilerin Hz. Hasan’ı babasından daha çok sevdiklerini aktarmaktadır.

Biat tamamlandıktan sonra yeni halife Hz. Hasan, babasının öldüğünü, kendisinin onun yerine halife seçildiğini, babasının valilerine bildirdi ve biat istedi. Babasının atadığı valilerinin tamamı ona biat ettiler. Hz. Hasan bu valilerden hiç birini değiştirmeyerek görevlerinin başında bıraktı. Böylece kendisine sadece Muaviye’nin kontrolünde bulunan Mısır ve Suriye biat etmemiş, bunun dışındaki yerleşim birimlerinin tamamı biat etmiş oldu. Daha önce babasının kontrolünde bulunan yerleşim birimlerinin biatini alan yeni halife, hiç zaman kaybetmeden Muaviye’ye mektup yazarak biat istedi. Fakat Muaviye bunu reddetti. Çünkü o Hz. Ali’nin ölümü ile avantajlı bir konuma yükseldiğinin farkında idi. Artık karşısında genç ve deneyimsiz biri duruyordu. Onunla mücadele etmek daha kolay olacaktı. Dolayısıyla hiç zaman kaybetmeden kendisini halife ilan etti ve biat almaya başladı. Böylece İslam âleminin, ilk defa, iki halifesi olmuş oldu. Artik Muaviye meşru halifeye biat etmeyen bir vali değil, kendisine, İslam âleminin en azından bir bölümünde, biat edilmiş olan bir halife konumuna yükseldi. Simdi Hz. Hasan’ı ikna etmek veya en azından hareket alanını daraltmak gerekiyordu. Bu amaçla Muaviye ilk olarak Hasan’ı kendi tarafına çekmek için her zaman uyguladığı taktik olan kesenin ağzını açtı ve ona aslında hilafete layık olmakla beraber genç ve tecrübesiz olduğunu, devlet islerinin deneyim gerektirdiğini bildirdi ve kendisine katılması durumunda ona Irak Beytu’l-Malında bulunan tüm parayı ve istediği bölgenin haracını tahsis edeceğini yazdı. Fakat Hasan, buna razı olmayarak babasının başlattığı mücadeleyi sürdürme niyetinde olduğunu ortaya koydu.

Muaviye’nin mektubunu Hz. Hasan’a getiren Cündeb b. Abdullah, Şamlıların kendisine karşı savaşmak için ordu hazırlamakta olduklarını bildirerek, bu ordunun gücü ve sayısı hakkında bilgi verdi, bir an önce hazırlanmasını önerdi. Bu hadiseden kısa bir süre sonra Muaviye’nin 60.000 kişilik bir ordunun başında Sam’dan Irak’a doğru hareket ettiği, yerine vekil olarak da ed-Dahhâk b. Kays el-Fihrî’yi atadığı haberi geldi. Rivayetlere göre; Hz. Hasan, Muaviye’nin ordusunun Irak’a hareket ettiği haberini almış olmasına rağmen harekete geçmemiştir. Büyük bir ihtimalle Muaviye’nin saldıracağı yerin netleşmesini beklemiştir. Kaynaklarımız Suriye ordusunun, Cisru Menbiç’e geldiği haberi üzerine Hz. Hasan’ın basta Hucr b. Adiyy, Kays b. Sa’d b. Ubâde ve Abdullah b. Abbas olmak üzere danışmanlarının uyarılarını dikkate alarak orduyu hazırlamak için harekete geçtiğini ve Kûfe mescidinde halka bir konuşma yaparak onları Muaviye’ye karşı savaşa çağırmakla yetinmediğini bunun bir cihat olduğunu ilan ettiğini aktarmaktadırlar. Hz. Hasan’ın mescitte yapmış olduğu bu konuşma, onun Muaviye ile mücadeleye bakışını yansıtmaktadır. Cihad çağrısı içeren bu konuşma barış yanlısı birinin yapacağı bir hitap değildir. Eğer Hz. Hasan, Muaviye ile savaşmak, ya da Demircan’ın ifadesi ile “Müslümanlar arasında meydana gelebilecek bir savaşın sorumluluğunu üstlenmemek” amacında olsaydı, hadiseye cihad olarak bakması anlamsız olurdu. Bu durum rivayetlerin aksine Muaviye ile ciddi bir şekilde savaşma niyetinde olduğunu göstermektedir.

Halife savaşa istekli olmasına rağmen Kûfeliler onun ile birlikte savaşa gitme niyetinde değillerdi. Nitekim Belâzûrî ve İsfehanî, Kûfe mescidinde Hz. Hasan’ın halkı cihada davet ettiğinde hiç kimsenin olumlu cevap vermediğini, herkesin susup kaldığını söylemektedir. Hz. Hasan’ın asker toplamakta zorlandığını gören Hz. Ali taraftarlarından Tay Kabilesi’nin lideri Adiyy b. Hatem et-Taî, Kays b. Sa’d b. Ubâde, Ziyâd b. Sa’sa’ et-Teymî, Ma’kil b. Kays er-Riyâhî devreye girerek mescitte halka yaptıkları konuşmalarla Kufilileri halifeye destek vermeye çağırdılar. Burada vurgulanan tema ise imamlarını yalnız bırakmamaları gerektiği idi. Ama Kûfeliler, hiç de bu kanaatte değillerdi. Onlar, yukarıda da arz etmeye çalıştığımız gibi artık bu kabil savaşlardan yorgun düşmüş ve barışın bir an önce gelmesini arzulamaktaydılar.

Öte taraftan Hz. Hasan, Kûfelilerin kendisine destek vermek istemediklerini anlayınca amillerine yazarak asker talebinde bulundu. Bütün bunlardan sonra Kûfe ve bağlı yerleşim birimlerinden 40.000 kişilik bir kuvvet oluştu. Adi geçen bu şehrin askeri potansiyeli dikkate alındığında söz konusu rakamın çok da büyük olmadığı anlaşılmaktadır. Rivayetlerin aktardığı rakamların en yükseği olan 40.000 kişinin doğru olduğuna inansak bile bu rakamın içerisinde çevre yerleşim birimlerinden gelen askerlerin varlığını da kabul etmemiz gerekir. En kötü ihtimalle bunun 1/4’ünün dışardan geldiğini varsaysak bile Kûfe kökenli askerlerin 30.000 kişi olduğu gerçeği ile karşı karşıya gelmiş oluruz. Bu rakam da Kûfe’nin asker potansiyelinin ancak yarısını teşkil etmektedir. Toplanan askerlerin hepsinin de Hz. Hasan’ı desteklediğini, onun başarılı olmasını istediğini veya aynı hedefe varmağa çalıştığını söylemek de mümkün değildir. Aksine Hz. Hasan’ın ordusu birbirinden oldukça farklı kitlelerden oluşmaktaydı. Bu kitlelerin ilkini Muaviye ve Haricîlerle yapılan savaşlarda yorgun düşen, yakınlarını bu savaşlarda kaybeden ve artik savaşmak istemeyen kitle oluşturuyordu ki bu kitle ordunun çoğunluğunu teşkil etmekteydi.

Ordusunun ikinci önemli kuvvetini ise haricîler oluşturmaktaydı. Sayıları hakkında net bilgilere sahip olmamakla beraber, bunların Sabât’ta çıkardıkları karışıklığı dikkate alacak olursak, önemli bir kuvvet olduklarını düşünebiliriz. Bu orduda yer almalarının nedenine gelince; Muaviye’yi kâfir olarak gördükleri için onunla savaşmak istiyorlardı. Babası Hz. Ali’yi tekfir etmiş olmalarına rağmen yeni halifeyi kâfir olarak hala değerlendirmiyor, en azından onun hakkında henüz bir karara varamadıkları anlaşılıyor. Sabat’ta barıştan bahsettiği esnada Haricîlerin kendisine daha önce babanın şirke girdiği gibi sen de şirke girdin demeleri de bu kanaatimizi destekliyor. Eğer onu daha önce kâfir olarak değerlendirmiş olsalardı böyle bir cümleyi sarf etmelerinin bir anlamı kalmazdı.

Ordudaki üçüncü kitleyi ise Hz. Hasan’ı yürekten destekleyen kimseler oluşturuyordu. Sayıları Muaviye ile savaşın kaderini tayinde etkili olamayacak kadar az olan bu insanlar çoğunlukla Hemdân kabilesi ve Rebia’nin bazı kollarına mensup idiler. Nitekim Hz. Hasan, Sabat’ta saldırıya uğradığında bunlar tarafından korunmuştur.

Kûfe ve bağlı yerleşim birimlerinden gelen bu askeri güçten sonra, Hz. Hasan, yukarıda zikrettiğimiz sorunların da farkında olarak, Mugire b. Nevfel b. el-Hâris b. Abdulmuttalib’i Kûfe’de yerine vekil bırakarak Muaviye ile savaşmak üzere şehirden ayrıldı. Deyru Abdurrahman’a geldiğinde 12.000 kişilik bir öncü birliği oluşturdu ve başına da Ubeydullah b. Abbâs’ı geçirdi ve kendisine Enbâr yöresine gitmesini, Muaviye’yi orada karşılamasını, yaptığı her iste Kays b. Sa’d b. Ubâde ve Saîd b. Kays el-Hemdânî’ye danışmasını, her gün kendisine haber göndermesini, öldürülmesi durumunda yerine Kays b. Sa’d’in geçmesini, onun da öldürülmesi durumunda Saîd b. Kays’in yerine geçmesini emretti. Öncü kuvvetlerinin hemen arkasından hareket eden Hz. Hasan, Deyru Ka’b’i geçerek oradan da Medâin’e yöneldi. Sabat’a gelinceye kadar ordusunu sürekli gözlediği ayni amaca sahip olmayan böyle bir ordu ile savaşmanın kendisini başarıya götürmeyeceği sonucuna vardığı anlaşılmaktadır. Bu yürüyüş esnasında zihninde barış fikri de, bir ihtimal olarak, belirmiş olmalıdır. Gerek hazırlık aşamasında, gerekse Sabât’a gelince kadar yolda geçen zaman zarfında hiç barıştan bahsetmemiş olması bu ihtimalin yolculuk esnasında düşünüldüğünü göstermektedir.

Burada yaptığı konuşmada bu ihtimali dile getirmesi, Haricîlerin, küfrüne hükmetmelerine neden olmuştur. Hatta rivayetler bu konuşma üzerine haricîlerin birbirlerine “Hasan daha önce babasının küfre girdiği gibi küfre girdi” dediğini aktarmaktadır. Hz. Hasan’ın küfrüne hükmeden Haricîlerden, içlerinde Abdurrahman b. Abdullah b. Ebî Cu’âl el-Ezdî’nin de bulunduğu bir gurup onun çadırına saldırıp, eşyasını yağmalamakla yetinmemiş kendisini de öldürmeye çalışmıştır. Bu saldırı esnasında bir taraftan da “Daha önce babanın şirke girdiği gibi şirke girdin ey Hasan.” diye bağırmaktan da geri durmuyorlardı. Birinci suikast girişiminden sağ kurtulmayı başaran Hz. Hasan’ı bu gurubun sağ bırakma niyetinde olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Atina atlayıp olay yerinden uzaklaşmak isterken, Haricîlerden el-Cerrâh b. Sinân adındaki bir şahıs tarafından durdurulmuş, atının yularına yapışılarak babası gibi dinden çıktığı yüzüne haykırılmıştır. Bununla da yetinmeyen Cerrah, Hz. Hasan’a saldırmış onu atından düşürmüş, kılıçla öldürmeye yeltenmiştir. Hasan, orada bulunanların yardımıyla bu suikast girişiminden ancak yaralı olarak kurtulabilmiştir. Hz. Hasan kendisine düzenlenen suikast girişiminden Hemdan ve Rebia kabilelerine sığınarak kurtulabilmiştir. Bu kabileler onun etrafında canlı bir kalkan oluşturarak kendisini, Muhtar es-Sekafî’nin amcasının valilik yaptığı, Medain’e getirmişlerdi. Nevbahti ve İsfehanî, Hz. Hasan’a suikast girişiminde bulunulduğunu, yaralı olarak kurtulduğunu ve yarasının Medain’de tedavi edildiğini söylerken burada ne kadar kaldığı hakkında bilgi vermemektedirler.Bu boşluk Bagdadî tarafından doldurulmuştur. Bagdadî onun Medain’de 40 gün kadar kaldığını söylemektedir.

Bu hadiseye rağmen kaynaklarımız Haricîlerin Hz. Hasan’ın ordusundan ayrıldığına dair en ufak bir bilgi aktarmamaktadırlar. Dolayısıyla Hz. Hasan’ın Medain’e gitmeye karar vermiş olması Haricîleri bir beklentiye sevk etmiş olmalıdır. Belki de onlar, gelişen bu son durumdan sonra Hz. Hasan’ın Muaviye ile savaşa devam edeceğini tahmin etmekteydiler.

 

 

Yorumlarınız...

Günün Ayeti

29 Cemaziye'l-Ahir 1433
ZÜMER SÛRESİAyet - 46.
De ki: “Ey göklerin ve yerin yaratıcısı olan, gaybı da, görünen âlemi de bilen Allah’ım! Ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kulların arasında sen hükmedersin.”

İmsakiye

Reklam
Bir bumads advertorial içeriğidir.
Telif Hakkı © 2005 - HUCESTE.COM_ 7 DEN 70 E HERKESE HER KESİME

Tüm Hakları Saklıdır. Joomla!, GNU/GPL lisansı ile BAYAZITHAN tarafından düzenlenmiştir.