Köşe Yazarları
|
ÜÇÜNCÜ ASIRDA YETİŞMİŞ RİCAL ÇALIŞMASI AĞIR BASAN BAZI ŞAHSİYETLER |
| Cüneyt | |
|
6-İBNU MÂCE VE SÜNEN'İ |
| Cüneyt ÇAL | |
|
SAPLA SAMAN YİNE KARIŞTIRILMAYA ÇALIŞILIYOR |
| Nuran ÇAL | |
|
ANLAYACAKSIN |
| M.YAYLA | |
|
YA POLİSİN HAKKI!! |
| Ünal BENLİALPER | |
| Allah'a İman |
|
|
|
| Yazar Cüneyt ÇAL on Çarşamba, 06 Mayıs 2009 21:58 | |||
|
Allah'a İmanHer işte bir öncelik sırası vardır. Bu sıraya dikkat edilmezse daha sonra yapılanlar faydasız olur, bir işe yaramaz. Bunun için bir müslümanın dini bilgilerde öncelikle neyi bilmesi gerekir, dini öğrenmede öncelik sırası nasıldır, bunu iyi bilmesi şarttır. Dini açıdan, bu sıralama ya''nî öncelik verilmesi, diğer işlere mukayeseyle çok daha önemlidir. Meselâ, bir kimsenin düzgün bir îmânı, i''tikâdı yoksa bu kimsenin yaptığı bütün ibâdetlerin, iyiliklerin hiçbir faydası olmaz. Cenâb-ı Hak, bir insanın, önce îmân etmesini istiyor. Tabiî ki, bu îmânın da şartlarına uygun olması lâzım. Doğru, düzgün bir i''tikâda sahip olduktan sonra, dinin yasak ettiği şeylerden kaçınıp, dinin emrettiği şeyleri yapmak lâzımdır. Her müslümanın öncelikle îmânın altı şartını bilmesi ve inanması gerekir. Bir müslüman, bu altı şarta inanıp mânâlarını bilse îmânı tamam olur. Eskiden müslümanlar bunu Amentü adı altında ezberler ve çocuklarına da ezberletirlerdi. Amentü şöyledir: Âmentü billâhi vemelâiketihi ve kütübihi ve rüsülühi vel yevmil âhiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba''sü ba''del mevti hakkun Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhü veresûlüh Müslümanın Amentünün, bu altı şartında bildirilen şeyler hakkında, zarûrî olarak bilinmesi gereken şeyleri de, kısaca bilmesi lâzımdır. Mesela, Amentünün birinci şartı, Allahın varlığına, birliğine inanmaktır. Fakat, Cenâb-ı Hakkın mekândan münezzeh, ya''nî mekânsız olduğunu bilmiyen bir kimse, bugün çok kimsenin yaptığı gibi, Allahü teâlâyı gökte bilip, konuşmalarında, "Sen bu işi, ne kadar gizli yaparsan yap, Allah seni gökte görüyor" derse veya duâ ederken, Allahın gökte olduğunu zannedip, başını kaldırıp gökyüzüne bakarsa, küfre düşmüş, ya''nî dinden çıkmış olur. Eskiden, Osmanlılar zamanında, hoca efendiler nikâh kıyarken, gençlere önce îmânın şartlarını sorarlardı. Bilmiyorlarsa nikâhı kıymazlardı. Bunları, öğrenin gelin ondan sonra, derlerdi. Çünkü âkıl baliğ olduğu hâlde, bunları bilmiyen kimse, dinden çıkıyor, müslüman olarak kalamıyor. Âmentünün birinci şartı Âmentüdeki, Amentü billâhi, demek, Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inandım, îmân ettim, demektir. Allahü teâlâ vardır ve birdir. Ortağı ve benzeri yoktur. Mekândan münezzehtir, ya''nî bir yerde değildir. Ayrıca Allahü teâlânın sıfatlarını da bilmek şarttır. Bu sıfatlar ikiye ayrılır. Sıfat-ı zâtiyye, sıfat-ı sübûtiyye. Sıfat-ı zâtiyye 1- Kıdem, Allahü teâlânın evveli yoktur. 2- Bekâ, Allahü teâlânın sonu yoktur. 3- Kıyâm bi-nefsihi, Allahü teâlâ, kimseye muhtaç değildir. 4- Muhâlefetün lil-havâdis, Allahü teâlâ kimseye benzemez. 5- Vahdâniyet, Allahü teâlâ birdir ortağı, benzeri yoktur. 6- Vücûd, yâni var olmasıdır. Sıfat-ı sübûtiyye 1- Hayât, Allahü teâlâ diridir. 2- İlm, Allahü teâlâ herşeyi bilir. 3- Sem, Allahü teâlâ işitir. 4- Basar, Allahü teâlâ görür. 5- İrâde, Allahü teâlâ dileyicidir. Yalnız O''nun dilediği olur. 6- Kudret, Allahü teâlâ herşeye gücü yeter. 7- Kelâm, Allahü teâlâ söyleyicidir. 8- Tekvîn, Allahü teâlâ hâlıktır, yaratıcıdır. Her şeyi yaratan, yoktan var eden O''dur. O''ndan başka yaratıcı yoktur. Cenâb-ı Haktan başkası için “yarattı” demek küfür olur. Ya''nî mecâz ma''nâda da olsa bu kelime kullanılamaz. İnsan birşey yaratamaz. Bugün maalesef bu kelime çok yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Allah''a inanan ve O''na sevgiyle bağlanan insanın mânevî ufku kâinat kadar geniş, huzûru ve neş''esi Cennet bahçesi gibi daima taze ve ölümsüzür. Gözlerinde îman nuru parlar, sözlerinde hakikat, sevgi ve neş''e çağlar. İş ve hareketlerinde ahlâk, vekar ve isabet göze çarpar. O, insanları hilkat itibariyle kardeşi bilir, onlara lütuf ve merhamet gözüyle bakar. Şefkatlidir, insanların dertlerine bir karşılık beklemeden koşar. Boynu büküklerin gönlünü alır, yetimleri bağrına basar. Kâinatla ve içindeki varlıklarla ünsiyet içindedir. Tanış gibidir. Hiçbir hâdise, onu korkutmaz, gözünü yıldırmaz. Kalbindeki îman kuvveti ile kâinata bile meydan okuyabilir. Allah''ın kendisine bahşettiği nimetlerden O''nun iradesine uygun şekilde faydalanır ve tadar. Ölümden korkmaz. Zira, ölümü bir hiçlik ve yokluk kuyusu değil, hakikî hayatın ve ebedî saadetin başlangıç kapısı kabûl eder. Dünyada kendini misafir bilir. Misafirhane sahibi olan Allah''ın rızâsı ve izni dairesinde yer, içer ve rahatla yaşar. Misafirlik müddeti bitince de bu misafirhaneden huzurla ayrılıp ebedî mekânına gider. Allah''a inanan ve sevgiyle bağlanan kimse, inançsızlığın verdiği korkunç ızdırap ve elemlerden kurtulur. Allah''a inanan kimsenin, kendine de, başkalarına da hiçbir zararı dokunmaz. Kanunun olmadığı yerlerde bile Allah''ın onu her an gördüğü inancı, işlediği kötülüklerin cezasız kalmayacağı korkusu, onu kötülüklerden alıkor. Değil kötülük, bil''akis elinden geldiğince herkese iyilik yapmaya, faydalı olmaya çalışır. Ruhunu iyi düşüncelerle doldurur, yüksek ahlâka erer, içinden kötü hisleri kovar. Allah''a inanmak ve O''na bağlanmak, insanı aynı zamanda gerçek hürriyetine kavuşturur. Zira her şey''in Allah tarafından yaratıldığını bilen insan, yaratıklara değil, yaratana kul olur. Mahlûkattan değil, Hâlıkdan korkar. Yalnız Allah''a güvenir, dayanır, O''ndan ister, O''na sığınır. Kula kul olmaz. Kimseye el açıp dilencilik ve dalkavukluk yapmaz. İslâm''ın insanlara öğrettiği ilâhî esaslardan biri de, Allah''ı sevmek ve O''ndan korkmaktır. Mü''min; nimeti, lütfu ve keremi sonsuz olan Rabbine karşı büyük bir sevgi ve hürmetle bağlanacak, O''nun rahmet ve merhametinin her şey''i kuşattığını düşünecek, ne kadar günahkâr olursa olsun, O''nun afvından ümidini kesmiyecektir. Yüce Allah''ın rahmet, sevgi ve şefkati sonsuz ise de, bunun yanında kahr ve azâbının şiddetli olduğunu da unutmayarak O''ndan korkacak, gazabından emin olmayacaktır. Korkunun ifratından yeis, yani, ümidsizlik doğar. Pek fazla ümidlenmek ise, insanı gaflete atar ve âkıbeti umursamamaya götürür. Bu bakımdan Allah''ın azâbından emîn olmak da, rahmetinden ümîd kesmek de dînimizde yasaklanmıştır. Şu halde mü''minin kalbi, Rabbinin huzurunda, korku ile ümid arasında O''na lâyık bir kul olma heyecaniyle çarpmalıdır. Kur''ân-ı Kerîm''de mü''minlerin bu vasfına şu şekilde dikkat çekilmektedir: "Mü''minler, Allah''ın rahmetini umarlar ve azâbından da korkarlar..." (İsrâ: 57). "Allah''a korku ve ümid içinde dua ediniz" (A''râf: 56) buyurulmaktadır. İmanın kemâline delâlet eden bu hâle beyne''l-havf ve''r-recâ, yani, korku ile ümid arasında olma hâli adı verilir. Gerçekten de Allah''a olan îmanın kemâli, sadece Allah''ı sevmek veya sadece O''ndan korkmakla gerçekleşemez. İkisinin bir arada bulunması gerekir. İnsan, sevginin vereceği nazlanma ve şımarıklıktan ve rahmetine güven duygusunun sevkedeceği taşkınlık ve itâatsizlikten, ancak Allah korkusu ile kurtulabilir... Sadece korkunun vereceği ye''s ve ümidsizlik halinden insanı kurtaracak da, Allah sevgisi, rahmetinin genişliğine ve afvının sonsuzluğuna olan inançtır. Bu sebeble "Hayrın başı Allah sevgisi; hikmetin başı da Allah korkusudur" denilmiştir. Aslında, Allah''a olan sevgi kadar, O''ndan korkmak da son derece tatlı ve zevkli bir haldir... Allah korkusunda nasıl bir lezzet ve ruhî haz olduğu şu şekilde izah edilmiştir: "Ârif-i billâh, aczden, mehafetullah''dan (Allah korkusundan) telezzüz eder. Evet, havf''da (Allah korkusunda) lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan suâl edilse, "En leziz ve en tatlı hâletin nedir?" Belki diyecek: "Aczimi ve za''fımı anlayıp validemin şefkatli sinesine sığındığım hâlettir..." Halbuki bütün vâlidelerin şefkatleri ancak bir lem''a-i tecellî-i rahmettir (Allah''ın rahmetinin küçük bir tecellîsidir). Onun içindir ki kâmil insanlar, aczde ve havfullah''da öyle bir lezzet bulmuşlar ki kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip Allah''a acz ile sığınmışlar, aczi ve havfı (korkuyu) kendilerine şefaatçı yapmışlar..." (Sözler) Allah''ı sevmek ve O''ndan korkmak hususunda Peygamberimiz de şöyle buyurmuşlardır: - "Mü''min kimse, Allah''ın azab ve ikabının miktarını bilseydi, hiçbir kimse Cenneti ümid etmezdi. Kâfir de Allah''ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilseydi hiç kimse O''nun rahmetinden ümid kesmezdi." - "Cennet size ayakkabınızın bağından daha yakındır, Cehennem de böyle..." - "Sağılan süt memeye girmediği gibi Allah korkusundan ağlayan kimse de Cehenneme girmez. Allah yolunda çarpışırken husule gelen tozla Cehennemin dumanı birleşmez." - "Allah katında iki damla ve iki izden daha sevimli bir şey yoktur. - "Herhangi biriniz ölürken Allah''a hüsn-i zan etmeksizin (afv ve mağfiret edeceğini ummaksızın) ölmesin." Allah''ın varlığını bize bildiren ve anlatan pek çok delil vardır. Bu delilleri başlıca 3 grupta toplamak mümkündür: 1. Dış âlemden yani, kâinattan çıkarılan tabiî deliller, 2. Akıl yoluyla elde edilen "metafizik" deliller. 3. İnsan tabiatından çıkarılan ahlâkî ve vicdanî deliller... Dış Âlemden Çıkarılan Tabiî Deliller: Allah''ın varlığına en büyük delil, şu muhteşem kâinat ve o kâinat içinde yaşayan varlıklar, cereyan eden işler ve olaylardır. Kâinat, âdeta bir kitab gibi, her cümlesi, her satırı, her kelimesi ve her harfiyle Allah''ın varlığını göstermekte; birliğini isbat etmektedir. Kâinatın Allah''ın varlığına olan bu şehadeti, şu cümlede vecîz bir şekilde ifade edilmiştir: "Kâinatta atomlardan galaksilere kadar her bir varlıkta, Allah''ın varlığına ve birliğine delâlet eden nice âyetler, işaretler, şehadetler vardır." "Allah''a giden yollar, mahlûkatın nefesleri sayısıncadır" sözü de aynı mânayı ifade etmektedir. Kâinat kitabının ihtiva ettiği bu delilleri, başlıca 4 grupta toplayabiliriz: 1. Hudûs (sonradan vâr olma) delilleri: Bunlar kâinatta görülen varlıkların hal ve sıfatlarından çıkarılan delillerdir. 2. İmkân delilleri: Bunlar, âlemin yoktan vâr edilmesinden çıkarılan delillerdir. 3. Hareket delili: Maddede bulunan hareket özelliğinden çıkarılan delildir. 4. İbdâ ve gâye delili: Âlemdeki nizamdan ve her şey''in bir gâyeye göre yaratıldığı esasından çıkarılan delildir. Şimdi bunları kısaca görelim: I - Hudûs delilleri: Bu âlemin hâdis olduğuna, yani, sonradan vâr olduğu ve bu bakımdan evveli olmayan kadîm bir yaratıcıya muhtaç bulunduğuna dair birçok deliller ile sürülmüştür. Bunları iki delil halinde hulâsa etmek mümkündür: 1. Cisimlerin hudûsu esasına dayanan delil. 2. İhtirâ (îcad etme) delili. 1 - Cisimlerin hudûsu esasına dayanan delil, İslâm İlâhiyat âlimleri olan Kelâmcıların delilidir. Bu delili şöyle bir kıyasla beyân ederler: Bu âlem, sûreti ve maddesiyle hâdistir. Yani, cisimlerin sûreti de, maddesi de yok iken sonradan vâr edilmiştir. Her hâdis mutlak bir muhdise (mûcid ve yaratıcıya) muhtaçtır. O halde bu âlem de bir muhdise muhtaçtır. O da Allah Teâlâ''dır. 2 - İhtirâ delili: Bu delil, Kur''an''da zikri geçen bir delildir. Kur''an''da yaratılış keyfiyetinden söz eden bütün âyetler, ihtirâ, yani, îcad delilini ifade etmektedir. Bu delili Kur''an''da ilk defa İslâm filozofu İbn-i Rüşd bulmuş ve ifade etmiştir. Bu delilin hulâsası ise şudur: Gökler ve yer, bitkiler ve hayvanlar v.b. görünen her şey, ihtirâ (îcad) olunmuştur. Her ihtirâ olunana bir ihtirâ edici lâzımdır. O halde şu mevcûdatın da bir ihtirâ edicisi vardır. O da Allah Teâlâ''dır. II -İmkân esasına dayanan deliller: Bu metodla Allah''ın varlığını isbat, bâzı kelâm âlimleri ile İslâm feylesoflarının yoludur. Bu deliller de pek çoktur. En meşhuru, "Bu âlemin mümkin olması delili"dir. Bu delil, kıyas yoluyla şöyle ifade edilmiştir: Bu âlem bir mümkinler mecmuasıdır. (Mümkin; vücudu da, ademi de eşit olan, yani, vâr olması da yok olması da aklen câiz bulunan şey demektir.) Her mümkin, vâr olabilmesi için yokluğuna varlığını tercih edecek bir müreccihe, müessir bir kuvvete muhtaçtır. O halde mümkinler topluluğu olan bu âlem de, vâr olabilmek için böyle müessir bir kuvvete muhtaçtır. O müessir kuvvet de, bu âlemin dışında, vücûdu zâtına vâcib olan bir varlıktır. O da Allah''tır. III - Maddede bulunan hareket vasıtasıyla Allah''ı isbat delili: Bâzı ilâhiyatçılar da, hudûs delilinde zikri geçen maddenin daima hareket hâlinde oluşundan çıkarılan bir delil ile, Allah''ı isbat ederler. Bu delilin hulâsası da şudur: Şu âlemde bulunan madde ve ondaki hareket, bugün ilmen sâbittir. Bu madde ve ondaki hareket, ezelî değildir. Vücûdu vâcib olan Allah''ın îcadı ve tahrîki iledir. Gerçekten de günümüzdeki gelişmeler, kâinatla ilgili ortaya konulan yeni bilgi ve teoriler, bize kâinatın kadîm ve ezelî olamıyacağını apaçık göstermektedir. Bilhâssa kâinatın doğuşu ile ilgili Bigbang teorisi, maddenin ezeliyet ve kıdemini temelden yıkmıştır. IV - İbdâ'' ve gâye delili: İbdâ'': Bir şey''i, benzeri veya örneği olmadan güzel ve mükemmel bir şekilde vücuda getirmektir. Gâye ise, bir şey''in neticesi; o şey''in varlığına bağlı fayda ve onun vücudunu gerektiren hikmet demektir. Bu delil, Sokrat''tan bu yana, bütün ilâhiyatçı filozofların önem verdiği bir delildir. Diğer bir adı da "Nizam" delilidir. Kur''an-ı Kerîm''de âlemdeki ibdâ ve gâyeyi belirten pek çok âyet vardır. Büyük İslâm filozofu İbn-i Rüşd bu bakımdan bu delili, Kur''an''ın delillerinden sayar ve "inâyet delili" adını verir. Bu delil, kâinatı ve kâinatın cüzlerini ve nevilerini bozulmaktan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususiyetleriyle birlikte intizam altına alan ve kâinata hayat veren muhteşem bir nizamın varlığı esasına dayanmaktadır. Kâinatta tecelli eden bütün hikmetlerin, faydaların menşe''i bu nizamdır. Kur''an''da varlıkların menfaat ve maslahatlarından bahseden bütün âyetler, bu nizamı göstermektedir. Binaenaleyh bütün maslahatların ve menfaatlerin mercii olan ve kâinata hayat veren böyle bir nizam, elbette bir Nâzım''ın vücuduna delâlet eder. Ayrıca o Nâzımın kasd ve hikmetini de gözler önüne serer. Kâinat nizamının varlığı, bugün ilim ve fenler tarafından bütün açıklığı ile ortaya konulmuştur. Çünkü, fen ilimlerindeki küllî kanunlar ve umumî prensipler, kâinat nizamının yükseklik ve güzelliğinin reddi imkânsız şâhidleridirler. Nizam olmasa, külliyet ve kanuniyetten söz edilemez, fen ilimlerinin varlığından bahsedilemezdi. Allah''ın varlığını isbat sadedinde dış âlemden çıkarılan tabiî delillerin hulâsası budur. Konuyu İbn-Rüşd''ün şu cümlesiyle tamamlıyalım: "Allah''ın varlığını tam mânasıyla anlamak ve bu hususta tam bir bilgi sahibi olmak isteyenler için, yeryüzündeki varlıkları incelemeleri vâcibdir. [Bu hususta yazılan ilmî eser ve incelemeleri okumak da kifâyet eder]. İnsanı Allah''ı bilmeye ve O''na inanmaya götüren en doğru yol da budur..." Akıl Yoluyla Çıkarılan Metafizik Deliller: Batılı ilâhiyatçı filozoflar, Allah''ın varlığını isbat için birçok aklî deliller ileri sürmüşlerdir. Bunların en mühimi, modern felsefenin kurucusu olarak bilinen meşhur Fransız filozofu Dekart (Descartes) tarafından ifade edilen, "kemâl" ve "nâmütenâhî" fikirlerine istinad ettirilen iki metafizik delildir. Bu iki delil, birbirinin tamamlayıcısı mahiyetindedir. Hulâsası şudur: İnsanın noksan bir varlık olmasına rağmen, nâmütenâhî (sonsuzluk) fikrini taşıması; kemâl sıfatlarına sâhip, nâmütenâhî bir varlığın vücudunu göstermektedir. O da bütün kemâllerin ve sonsuzluğun sâhibi Allah''tır. Beşer Tabiatından Çıkarılan Ahlâkî ve Vicdânî Deliller: Bu konuda ileri sürülen başlıca deliller şunlardır: 1. İnsanlık tarihi ve umumun şehâdeti delili: İnsanlık tarihi bize en ilkel devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda din inancının ve Allah fikrinin var olduğunu göstermektedir. Bütün insanlar her asırda İlâhî bir kudretin varlığına inanagelmişler ve bir dine sâhip olmuşlardır. Nereye gidilmişse orada basit ve bâtıl bile olsa, din ve Allah fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerde putlara tapanlar, ateşi, yıldızları takdîs edenler dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin vâr olduğuna, her şey''i yaratan ve terbiye eden, esirgeyen sonsuz bir varlığın mevcudiyetine inanmışlar; dış âlemde taptıkları şeyleri O''na yaklaşmak için birer vesile edinmişlerdir. Cinsleri, devirleri ve memleketleri ayrı, birbirini tanımayan milletlerde görülen bu mutlak inanç birliği; din fikrinin umumî, Allah inancını fıtrî olduğunu isbat etmektedir. \r\n Fıtrat yalan söylemeyeceği için, bütün insanlar arasında görülen bu fikir ve şuur birliği, yersiz ve asılsız bir şey olamaz. O halde insanlık tarihinin ittifakla kabûl ettiği Allah fikri, şübhe götürmez bir gerçeği ortaya koymakta ve Cenâb-ı Hakk''ın varlığına kuvvetli bir delil teşkil etmektedir. 2. İnsanın fıtratından ve taşıdığı duygulardan çıkarılan deliller: İnsanın duygularında, arzu ve isteklerinde bir sonsuzluk vardır. Ruhunda hayra ve güzelliğe doğru büyük bir meyil ve sonsuz bir hasret mevcuttur. Sonra insanlarda akıl ve idrâk, irade ve ihtiyar da bulunmaktadır. Mahdut ve noksan olduğu halde, sonsuz bir hayra ve en mükemmele doğru yönelen bu duygular, şübhe yok ki, sonsuz ve ekmel olan bir varlığın yani Allah''ın mevcudiyetini isbat etmektedir. Ayrıca, insan fıtrat ve vicdanında, düşmanlarına mukabil istinad noktası, ihtiyaçları karşısında da istimdad noktası olmak üzere iki zarurî hakikat vardır. Bu hakikatler, ancak Allah''ın varlığına dayanır ve O''nun sonsuz kudretinden yardım görürse bir mâna ve değer kazanabilir. Her vicdanda ve fıtratta bulunan bu istinad ve istimdat noktaları, Allah''ın varlığını gösteren birer pencere olmaktadır. Bu bakımdan insan aklı, düşünme melekesini kaybetse bile, vicdan Allah''ı unutmaz. Allah''ın varlığını isbat için serdedilen delillerin umumî bir değerlendirilmesini yapacak olursak: Kelâmcıların kullandıkları hudûs ve imkân delilleri, uzun ve anlaşılması zor delillerdir. Bu sebeble vehimlerden uzak kalamamıştır. Filozof ve ilâhiyatçıların aklî delilleri ise, o da vesveselerden bütünüyle uzak değildir. Bunlar dışında, Kur''an''ın ortaya koyduğu 2 delil vardır ki, bunlar Allah''ın varlığını isbat (isbât-ı vâcib) konusunda serdedilen delillerin en kuvvetlisi, en sağlamı, tereddüdlerden en uzak olanıdır. Bu iki delilden birisi, nizam veya diğer ifadeyle inâyet ve gâye delilidir. İkincisi de ihtirâ delilidir... Bunları yukarıda kısaca izah etmiştik... İslâm İlâhiyat âlimleri (Kelâmcılar) Allah''ın birliğini isbat için çeşitli deliller zikretmişlerdir. Bunların en önemlisi Bürhan-ı temanü'' delilidir. Her akl-ı selim sâhibi bilir ki, ulûhiyet sıfatına sahip olan ve vücudu hariçten bir varlığın değil, zâtının gereği bulunan varlık, tam bir kudret mâliki, mutlak bir hüküm ve galebe sâhibidir. Bu hâl, ulûhiyetin îcabıdır. O halde ilâh olan varlığın kudret ve kuvveti karşısında durabilecek bir rakibi bulunmaması gerekir. Aksi takdirde kudreti noksan, kendisi nâkıs bir varlık olur. Böyle bir varlık da ilâh olamaz. Şimdi her bakımdan birbirine denk iki ilâh bulunduğunu farz edelim. Yaratmakta ve hükmetmekte bağımsız hareket etmeleri ilâhlığın tabiatı icabı bulunduğundan, bu iki ilâhın her zaman ittifak edip anlaşmaları imkânsızdır. Tam bir kudret ve galebe sahibi olan her bir ilâhın, kendi arzusuna muhalefet edilmesine rıza göstermesi de muhaldir. Şu halde, her bakımdan birbirine eşit iki ilâhın bulunduğunu farzettiğimizde, aralarında ihtilâf ve arzularında çatışma olacağı kesindir. Böyle bir ihtilâf sonunda, meselâ ilâhların biri bir şey''in olmasını, diğeri de olmamasını istese, aklen şu üç ihtimalden biri olacağı muhakkaktır. 1. Ya iki ilâhın da dediği olacaktır. 2. Veya her ikisinin de dediği olmayacaktır. 3. Yahut ilâhlardan birinin istediği olurken, diğerininki olmayacaktır. Bu ihtimallerden herbiri de aklen muhal ve imkânsızdır. Her ikisinin de istediği olsa, bir anda bir şey''in hem olması, hem de olmaması, yani, vücud ve adem gibi iki zıddın bir araya gelmesi durumu ortaya çıkar ki, bu mantıken imkânsızdır. Her iki ilâhın da istediklerinin olmaması, bir anda bir şey''in hem vücuddan, hem de ademden mahrum kalması, yani, zıdların ortadan kalkması demektir ki, bu da aklen ve mantıken muhaldir. Bundan başka, istekleri yerine gelmeyen ilâhların acziyete düşmeleri de söz konusudur. Âciz olan varlıklar ise, ilâh olamazlar, bir şey yaratamazlar. Üçüncü ihtimal gereğince, ilâhlardan birisinin arzusu tahakkuk eder, diğerininki tahakkuk etmezse; arzusu yerine gelmeyen ilâh âciz olur, âciz olan ise ilâh olamaz. Ayrıca ulûhiyet sıfatlarında eşit olduklarını zikrettiğimiz iki ilâhtan birinin âciz olduğu sabit olunca, âciz olana eşit olan diğerinin de âciz olacağı sabit olur. Böylece her iki ilâhın da aczi lâzım gelir. Âciz olan varlıklar da ilâh olamazlar. Bu şekilde bütün ihtimallerin bâtıl olduğu ortaya çıkınca, iki ilâh faraziyesinin bâtıl olduğu da kendiliğinden sabit olur. O halde ilâh tektir. O da vücudu ezelî, ebedî, zâtının gereği, mutlak kemal, mutlak kudret ve azamet sâhibi olan Hak Teâlâ''dır. Bu delile, Bürhan-ı Temânü'' adı verilmiştir. Tevhidi isbât eden daha başka deliller de ileri sürülmüştür. Mühim gördüğümüz bâzılarına kısaca temas edelim: "Hâkimiyetin ortak tanımaması" delili: Hâkimiyetin en esaslı ve vazgeçilmez kanunu, istiklâliyettir. Yani, gayrın müdahalesini ve saltanata ortaklığını reddir. Hâkimiyetin zayıf bir gölgesine ve küçük bir cilvesine mazhar olan âciz insanların bile, istiklâliyetlerini muhafaza için dış müdahaleleri nasıl şiddetle reddettiği ve kendi işine başkalarının karışmasına nasıl müsamahasız davrandığı meydandadır. Hattâ hâkimiyetine karışabilir tevehhümüyle, en dindar padişahlar bile, mâsum çocuklarını ve sevdikleri kardeşlerini öldürtmüşlerdir. Bu da hâkimiyette gayrın müdahalesine yer olmadığı gerçeğinin ne derece kat''î ve esaslı olarak hükmettiğini apaçık göstermektedir. Acaba âciz ve yardıma muhtaç insanlardaki hâkimiyetin bir gölgesi bu derece müdahaleyi reddeder, hâkimiyetinde iştirâki kabûl etmez, istiklâliyetini ne pahasına olursa olsun muhafazaya çalışırsa; elbette "rububiyet derecesinde mutlak hâkimiyeti, ulûhiyet derecesinde mutlak âmiriyeti, ehadiyet derecesinde mutlak istiklâliyeti olan" Cenâb-ı Hakk''ın ne derece şerikten, ortaktan, nazîrden, rakipten uzak olacağı anlaşılır. Bu bakımdan istiklâliyet ve infirad (teklik), Allah''ın mutlak hâkimiyetinin zaruri bir neticesidir. Nizam delîli: Kâinat yüzünde zerrelerden yıldızlara kadar varlıkların tek tek herbirinde ve umumunda görülen nihayet derecede mükemmel bir nizam ve intizam, tevhide en büyük delil, en parlak bürhandır. Çünkü kâinattaki ilâhî icraat ve îcada, bir tek Sâni''den başkasının müdahalesi olsa, bu gayet hassas nizam ve muvazene bozulacak ve her tarafta intizamsızlık eseri görünecekti. Zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir şeyde, hiçbir karışıklık, intizamsızlık görülmemektedir. Bu hal, gayet parlak bir şekilde Sâni''in vahdetine, mülkünde ortağı, yardımcısı, rakîbi olmadığına şehadet etmektedir. "Vahdette kolaylık, kesrette zorluk olduğu" delîli: Eşyanın îcadı, bir tek Sâni'' ve Hâlika verilirse, bir tek varlık gibi kolay olur. Eğer tabiata, tesadüfe isnad edilirse, bir tek sinek, semâvât kadar; bir çiçek bir bahar kadar; bir meyve bir bahçe kadar, zor ve müşkilâtlı olur. Kâinatta eşyanın îcadında nihayetsiz bir sühûlet ve kolaylık görüldüğüne göre, Sâni''in tek ve vâhid olduğu anlaşılır... Şirk kelimesi, ortaklık demek olup, tevhid kelimesinin zıddıdır. Şerik ise, ortak demektir. Kur''ân-ı Kerîm insanları tevhide, yani, Allah''ın birliğini kabûle dâvet etmiş, O''na zâtında, sıfat ve fiillerinde başkalarını şerik (ortak) kılmaktan şiddetle men''etmiştir. Kur''ân-ı Kerîm, ayrıca şirkin pek büyük bir günah ve zulüm olduğunu, Hak Teâlâ''nın kendisine şirk koşulmasını asla afvetmiyeceğini, bundan başka olan günahları - dileyeceği kimseler için - afv edeceğini de bildirmiştir. Yeryüzündeki herşey kendi emrine ve hizmetine verilmiş ve idaresine terkedilmiş olan insanın, kendi hizmetinde olan bâzı varlıkları ilâh kabûl ederek Allah''ı bırakıp onlara ibâdet etmesi ve onları Allah''a şerik koşması gerçekten son derece ağır bir günah, büyük bir zulümdür. Şirkin günah ve zulüm oluşu, sadece Allah''ın hukukuna karşı bir tecavüz, iftira ve hakaret oluşu sebebiyle değildir. Şirk aynı zamanda kâinatın ve umum mahlûkatın hukuklarına karşı da büyük bir hakaret ve tecavüzdür. Şirkin başlıca nevileri şunlardır: 1. Allah''ı bırakarak, O''ndan başka canlı veya cansız varlıklara tapmak ve onlara ibâdet etmektir. Hayır ilâhı, şer ilâhı diye iki ayrı ilâha tapan Mecusîlerin şirki bu nevidendir. 2. Allah''a inanmakla beraber, O''na başka varlıkları şerik (ortak) koşmak, yani, Allah''tan başka bâzı varlıkların da ulûhiyet sıfatı ile muttasıf olduğuna inanmaktır. Hıristiyanlıktaki teslis akîdesi bu kısma girer... 3. Bu âlemin yaratıcısının bir olduğunu kabûl etmekle birlikte, O''na yakınlığı te''min için, put, heykel gibi cansız eşyaya ibâdet etmektir. Putperestlik bu kısma girer. 4. Şirkin diğer bir şekli de, insanların bâzı insanları Rab kabûl etmeleri, yani, onlara körü körüne inanarak, Allah''ın emir ve yasakları yerine onların emirlerini yapmaları, yasaklarından kaçmalarıdır. Kur''ân-ı Kerîm''de Yahudilerin hahamlarını, Hıristiyanların da râhiblerini Allah''tan başka birer rab edindikleri beyan edilmektedir. 5. Şirkin en yaygın görülen bir şekli de, insanın kendi heves ve süflî arzularına perestiş edip körü körüne uyması, hevâsını kendine bir nevi ilâh edinmesidir. Kur''an''da: "Kendi heves ve arzûlarını ilâh ve mâbud edinen kimseyi gördün mü?" buyurulmak suretiyle bu gibiler kötülenmiştir. 6. Bir de gizli şirk vardır ki, bu da riyâdır. Yani ibadeti ve iyilikleri yalnızca Allah rızâsı için yapmak yerine, başkaları görsünler, beğensinler diye yapmak demektir. Böyle yapılan bir ibadette, bir nevi Allah''a şirk koşulmuş olmaktadır. Peygamberimiz bunu şirk-i hafî olarak vasıflandırmıştır. Mü''min gizli - âşikâr, açık - kapalı her türlü şirkten dikkatle kaçınmalıdır. Hakikî tevhide ancak bu şekilde ulaşılır. Kur''ân-ı Kerîm''de şirkin bütün nevileri şiddetle reddedilmiş; hakikî tevhid inancı bütün insanlığa telkin edilmiştir.
|
|||
| Son Güncelleme ( Pazar, 29 Mayıs 2011 14:53 ) |
Yorumlarınız...
- BİR ÇİFT GONCAGÜL
içten ve duygu yoğunluğu ile yazılmış bir mektup,U...
24.02.12 00:47 - BİR ÇİFT GONCAGÜL
Allah mutluluğunuzu daim etsin Nuran hanım
13.02.12 21:12 - Karlar Kraliçesi
gönlüne sağlık, gençlik şiiri belli
10.12.11 20:27 - ATATÜRK’Ü ANLAMAK
tebrik ediyorum. iyi tesbitlerde bulunmuşsunuz. At...
12.11.11 09:59 - BİR GÜN GÜNEŞ BİZİM İÇİN YENİD...
Ne güzel özetlemiş yazar kardeşimiz,"kerameti kend...
28.09.11 11:13
Günün Ayeti
Bakalım, kendilerini o geleceğinde hiç şüphe olmayan gün için bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese kazandığı tamamen ödendiği vakit, hâlleri nice olacaktır.















