|
Yazar Cüneyt ÇAL on Perşembe, 03 Ağustos 2006 12:52
|
|
Martı,Çikolata,Kitap....... Fırtınalı bir günde aşağı doğru süzülmekteydi, çook yükseklerden bir martı tüyü, bir kitap yaprağı ve bir çikolata kâğıdı. Her biri ömürlerinin emeklilikleri denilecek günlerinde "bugün benim son günüm olmalı" istekleriyle uçmaktaydılar havada amaçsız o fırtınalı günde. Martı tüyü artık yaşını almış bir martının kanadından kopmuştu. Çünkü vazifesini yapmıştı, martıyı taşımıştı özgürlük uçurtmasının kuyruğundaki küçük kâğıtlar gibi. Vazifesi sona ermişti. Her sona erenin sonu gibi o da koptu kanadından. Şimdi sürünmekteydi yerlerde yaşlılığın keyfini mi yoksa acısını mı yaşamaktaydı tartışılırdı. Sonra bir çikolata kâğıdı vardı. Bir çocuk dedesinin cüzdanına kondurduğu sihirli değneğiyle bir anda çikolatasına sahip oluvermişti. Hemen ambalajını açtı ve bir güzel afiyetle yedikten sonra bilmiyordu ki çikolatanın sadece içindekinden oluşmadığını ve yere attı onu. Kâğıdın da akıbeti aynı martı tüyü gibi, sadece sürünmekti. Amaçsız ve yargısız sürgüne mahkum edilmek. Bunlardan başka bir de kitap yaprağı vardı ki binlerce insan onu okşardı bir zamanlar şehir kütüphanesindeki günlerinde. Her okuyan koklardı kendisini uzuuun uzun bakardı bir şeyler görmeye çalışırlardı o yaprakta. Ta ki bir sorumsuzun kitabı geri teslim etmeyip onu yırtarak ödevinde kullanmasına kadar. Kullanmasına kullandı ev ödevinde ama sonra? Evvet sonra çikolata kâğıdı ve tüyün kaderindeki benzerlik oldu sonu. Adam o yaprağı ödevini hazırlarkenki gibi kullanmadı. Fırlattı gitti bir sokak kaldırımdan caddeye bir tekmede. İşte bu fırtınalı gün onları bir araya getirmişti. Fırtına kaldırdı yükseklere kaldırdı, daha da yükseğe. Onlar alışkındılar bu duruma bu ilk olmuyordu. Başladılar aralarında sohbete. Her parça kendi hayat hikâyesini anlattı. Ve birden ne görsünler? Tam aşağıda, şehir kanalizasyonuna doğru hızla akan bir kanal. Hepsi de bütün yaşlı insanlar gibi ölümün ne demek olduğunu hiç bu kadar ciddi ele almamışlardı beyinlerinde. Her birisi bu kısa tanışmanın ardından bir kanalizasyondan dipsiz bataklık derinliklerinde ölmenin acısını dile getirdi. Çare yoktu her biri bıkmıştı hayatta kalma yarışından ve gereksizdi çabalamak çünkü her biri kaybetmişti eski günlerini ve bir işe yaramıyorlardı artık. Fakat birden martı tüyü eski günlerinden aldığı bir cesaretle son bir umut olduğunu anlattı arkadaşlarına. Bir plan yaptılar hemencecik. Çikolata kâğıdı ıslanmama görevini, kitap yaprağı yumuşak yapısıyla tüyü taşıma görevini ve martı tüyü oluşturulan teknenin yelkeni olmayı yapacaktı. Çikolata kâğıdı ıslanmazdı, onun üstüne binen kitap yaprağı yumuşaktı ve çikolata kâğıdı sayesinde ıslanmazdı. Böylece martı tüyü kâğıda kolayca girip dik tutabilirdi kendisini. Kendilerini öyle bir umutla ayarladılar ki planları tam olarak işe yaradı ve martı tüyünün bir anlık umutlarıyla ve yönlendirmesiyle kanalda akıntıya kapılmadan karşı kıyıya geçmeyi başardılar. Böylece dünya resminde her rengin ama her rengin bir yeri olduğunu kabul ettiler ve umutla yaşadılar. Şimdi nerde mi kahramanlar? Martı tüyü bir gencin sevgilisine özgürlüğü hatırlatması için armağan edildi, kitap yaprağı çevreci bir örgütün kâğıt toplama kampanyasında tekrar yeni bir kitaba dönüştürüldü, çikolata kâğıdı ise yıllar sonra bir çocuğun koleksiyonunda. Belki bir gün o koleksiyonda rastlarsınız ona. İyi ki de o fırtınadan kurtulmuşlar öyle değil mi?
|