Siteyi favorilerime ekleSayfayı favorilerime ekleAna sayfam yapBu sayfayı paylaşBu sayfayı Email olarak gönderbize ulaşınBu sayfayı yazdırPDF olarak kaydet
Back to Top
Kur'ânî ve Kur'an Dışı Terbiyenin Mukayesesi PDF Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 
Yazar Cüneyt ÇAL on Pazartesi, 30 Nisan 2007 11:49   

Kur'ânî ve Kur'an Dışı Terbiyenin Mukayesesi

Bu bölümde terbiye konusunu temel itibariyle “Kur’ân dışı terbiye, Kur’ân dışı ahlak, Kur’ân dışı yol ve yöntem”, bir de “Kur’ân dışı ahlak, Kur’ân dışı yol ve yöntem”, bir de “Kur’ânî yol ve yöntem” olarak ikiye ayırıyoruz.

Kur’ân, insanı nasıl ele alır? Ferdi nasıl tanır ve tanıtır?. Ve onun nasıl olmasını ister? Bu hususları işlerken Kur’ân’ın, “Müslüman” dediği kimsenin portresini çizmeye çalışacak ve konu ile alakalı bazı prensipleri sıralayacağız ki, bu Müslümanların teşkil ettiği topluma da ideal toplum diyeceğiz.

a) Fert olarak,

b) Cemaatin bir rüknü olarak,

İki tür konumu söz konusudur. Her şeyden evvel cemiyetin salâhının, ferdin salâhına bağlı olduğu açıktır. Öncelikle fert maddeten ve mânen sağlıklı olmalıdır ki toplum da sıhhatli olabilsin. Ferdin sıhhati, onun akîdesinin sağlamlığı, amel-i sâlihaya bağlılığı ve muâmelâtının şer’-i şerîfe uygunluğu ile ölçülür. [79] (Bkz: Bediüzzaman, Sözler, 12. Söz).

1. Kur’ân Dışı Terbiye

a. İnsanları Firavunlaştırır

Kur’ân dışı terbiye, bugüne kadar görüldüğü şekliyle fertleri zilletleri içinde potansiyel bir firavun yapmıştır. Evet, firavunluğun iki yönü vardır. Bir yönü itibariyle güçlü, kuvvetli olma durumu ki işte bu durumda o “saldırgan, cebbar, zalim, hodfuruş ve bencildir.” Diğer yönü itibariyle zayıf ve iktidarsız olma halidir ki, bu zaviyeden de o, başkalarının ayağını öpecek kadar zelil, zavallı ve sefildir. Bu durum, sadece Hz. Musa’nın karşısındaki firavun için değil, tarihteki bütün firavun meşreplerin ortak vasfıdır. Bu kabil firavunların en mebzul olduğu çağ da bu çağ olsa gerek. İşleri düştüğü zaman veya çıkarları söz konusu olduğunda karşınızda iki büklüm olur, zilletle kıvranır ve ayağınıza kapanırlar; ayaklarını sağlam bir yere bastıkları ve kendilerini güçlü hissettikleri zaman da saldırgan vahşi, hodbin ve hodfuruş kesilirler. Bu, “iki yönlüğün” ifadesi olarak bunlar firavun ve nemrudlukla anılırlar.

Firavunlaşan insanların bu çarpık psikolojisini, Kurân şöyle resmedir: “Derhal (adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: Ben, sizin en yüce Rabbinizim! Dedi.” (Nâziât/23-24)

Bu, onun tefer’un ettiği, ordusu ve etrafıyla kendisini büyük gördüğü andır.

Onun bir de alçaldığı, zillete düştüğü hali vardır. Bu haliyle o zelillerden daha zelil ve sefillerden daha sefildirki, onun o esnadaki ruh halini de Kurân şöyle tasvir eder:

“Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip etti. Nihayet (denizde) boğulma haline gelince, (Firavun:)“Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de Müslümanlardanım!” dedi” (Yunus/90)

Gönülden söylemediği, söyledikleri onun riyâkârca çığlıkları olduğu, duygu, düşünce ve ifadelerinde samimi olmadığı dikkatle bakılınca hemen anlaşılır. İhtimal eğer o anda olsun doğru söyleyip istikamet içinde hissiyatını ifade etseydi, Allah (cc) onun imanını kabul edebilirdi. Samimi olmadığı ve sıkıştığından ötürü dua ve yöneliş adına Allah (cc) bu canhiraş çığlıkları kabul buyurmamıştı. İşte bu, tipik bir firavunluktur. Günümüzde yüzlercesiyle karşılaşırsanız bunların. Makam ve mansıpları adına kapınıza kadar gelir el-etek öperler; işleri bitince de çeker giderler.. gider de sizi “nesyen mensiyya” (80) (Manası, “Unutulup gitmiş” demek olup bu şekliyle Kur’ân’da da geçmektedir. (Meryem, 19/23)). vefasızlığına mahkum ederler. Doğrusu siz her zaman bu tür insanların, sizin milli problemleriniz, dininiz, imanınız, diyanetiniz ve neslinizin terbiyesi gibi.. konularda hiç mi hiçbir çabada bulunmadıklarını ve sadece göz boyama nevinden sizi aldatmaya çalıştıklarını acı acı müşahede eder ve bunlardan tiksinirsiniz.

Kur’ân dışı terbiyenin terbiyezedeleri, belki bütün hususiyetleriyle firavun değillerdir. Biz de işin bu yanını nazara alarak hassas ve titiz davranıp bu tür hareketlere “firavun ahlâkı” demekle iktifâ ediyoruz. Bazen bir müminde firavun ahlâkı, bir kafirde de Musa ahlâkı bulunabilir. Müminde firavun ahlâkı temâdî edip giderse; o mümin –Allah (cc) muhafaza buyursun- neticede firavunlaşabilir. Ahlak-ı hamîdeden Musa ahlâkına sahip bir insan da neticede, belki bir gün Hz. Musa yörüngesinde seyahat edecek duruma gelebilir. Evet Allah (cc) insanların boyuna-posuna, endâmına, ırkına, sınıfına değil; kalbine, kalbî hayatına, takvasına, zühdüne; tek kelimeyle keyfiyet ya da evsâfına bakmaktadır.

Bu konuda Hz. Peygamber (sav) şöyle buyururlar: “Allah (cc) sizlerin ne cisimlerinize ne de suretlerinize bakar. O, sizin kalblerinize nazar eder.” [81] (Müslim, Birr, 33; İbni Mâce, Zühd, 9).

b. İnsanlar Muannid ve Mütemerrid Yapar

Kur’an dışı bir terbiye ile yetişmiş insan, mağrur muannittir. “İzzet-i nefsim, onurum, gururum” der ve bu uğurda nice hakkı ve nice değeri tereddüt etmeden ayağının altına alır. Halbuki insana “inat hissi” hakta sebat ve inandığı davadan dönmemek için verilmiştir. Evet her türlü mal, mansıp, câh ve her türlü nimetten mahrum edilseniz dahi bildiğiniz ve inandığınız davadan dönmemek için Allah, inat duygusuna esas teşkil eden bir hissi sizi güçlendirmiştir. Ne var ki siz, sû-i istimal ederek bu hissi, yanlış hususlarda hem de ısrarla kullanırsanız, yararlı olan o duygu zararlı bir hale inkılab eder. Böyle bir ahlâk içinde temâdi ise –Allah (cc) muhaza buyursun- bir sukut başlangıcıdır. Neticede böyle bir huy insanı firavunluğa sürükler. Öyle ki artık bu ahlakta olan bir insan, karşısında “hakk”ı görse bile kabul etmez ve en küçük bir menfaat karşısında iki büklüm olmadan da geri kalmaz. Geçmişte de günümüzde de durum aynıdır ve değişmemiştir.. evet Kur’ân dışı, Kitabullah dışı terbiyenin ruhlarda hasıl ettiği şey dün ne ise bu gün de odur. Biz aydınlar diye söze başlayan, herkese tepeden bakan, kendi gibi düşünmeyenleri insanaltı varlıklar gören, güçsüz ve zayıf olduğu zaman sünepeleşen, imkan ve iktidara ulaştığı zaman kendi gibi düşünmeyenlere hakk-ı hayat tanımayan bir sürü firavun var günümüzde... Bazı şartlar ve hususi durumlar istisna edilecek olursa karakter bakımından bunlarla eskilerin bir birinden farkı yoktur. Kur’ân dışı terbiyede sadece karnın doyurulması, nefsin hevesatının tatmin edilmesi söz konusudur. Onlar insanlığın saadeti derken, sadece nefislerinin ve hevesatlarının tatminini düşünürler. Amerika, Almanya, İngiltere, Fransa, İsveç, Norveç, Hollanda gibi bir kısım memleketler iktisâdî durumlarını düzeltmiş ve kendi cemiyetlerini huzura, saadete kavuşturmuş olduklarını düşünebilirler. Onlara göre, ütopya yazarlarının tasvir ettikleri ideal dünya gerçekleşmiş demektir. Biz gerçek huzur ve saadeti, imanda ve İslâm’da görüyoruz. Onlar ise huzur ve saadetin, ekonomik durumun mükemmeliyeti ve iktisâdî bütün problemlerin giderilmesine bağladıklarından mutluluğu maddi refah neticesi olarak görmektedir. Yani cüzdan dolaysa, devletleri de güçlüyse toplum huzurlu demektir.

Ancak yığın yığın intiharların ve yeni yeni felsefî sistemlerin ortaya çıkması, her gün ayrı bir kılık ve kıyafetteki huruç hareketleri, değişik düşüncelerle kendilerini tatmin etmeye çalışmaları gösteriyor ki, bu toplumlarda çok ciddi bir tatminsizlik ve huzursuzluk bulunmakta ve mutlak saadet için madde refah yetmemektedir. Buna “avuntu felsefesi” de diyebiliriz ki, iyi yer, iyi giyerse o mesuttur, bahtiyardır. Zaten bu felsefi karnını doyurmaya, hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin etmeyi, ferdin gayesi olarak görmektedir.

c. Hedefi Menfaattır

Kur’ân dışı terbiyenin hedefi menfaattir. Bütün mücadelerin esası başka değil menfaattir. Bir iş yaptığınızda, “bu işin sonucunda maddi olarak ne elde edeceksiniz?” sorusu hep bu gibi kimselerden gelir. Yine bunlar, her şeye maddiyatçı bir gözle baktıklarından, “şimdiye kadar namaz kıldınız da devlet mi yükseldi; oruç tuttunuz da millet refaha mı kavuştu?” derler. İşte bu mantalitedeki kimseler hiçbir zaman hak ve hakikat adına konuşan, imanın, Kur’ân’ın müdafaasını yapan birini hazmedemezler veya anlayamazlar. Buna da isterseniz “Kur’ân’ın müdafaasını yapan birini hazmedemezler veya anlayamazlar. Buna da isterseniz “Kur’ân dışı olmanın kabalığı” diyebilirsiniz.

d. Hayatları Mücadele, Diyalektik ve Demagojiye Dayalıdır

Menfaatin en önemli özelliği, her arzuya kâfî gelmediğinden o uğurda boğuşmasıdır. Hedefi menfaat olan her toplum, mevcut menfaatler bütün arzuları kâfi gelmedi için ardı arkası gelmeyen, müteselsil boğuşmalara, vuruşmalara sebebiyet verir. Kapitalizmden komünizme, sosyalizmden faşizme kadar sonunda “izm” bulunan bütün sistemlerin içinde bulundukları durum, işte bu çerçevedeki menfaat mücadelesidir. Hatta bu mantığa göre gerekiyorsa başkasının mâmelekine el koyma, bir yolunu bulup onun her şeyini almak da caizdir. Evet menfaat üzerine müesses veya menfaatin hedef alındığı kur’ân dışı sistemlerde yaşamak için en mühim bir düstur çarpışmaktadır.. güçsüzün elenip gitmesidir ve yaşamanın muktedirlere has bir imtiyaz olmasıdır.

Bunu biyolojiye tatbik ettiğiniz zaman, karşınıza Lamark veya Darwin’in teorileri çıkar. Tekamül nazariyesinde “istifa-i tabîi” ya da “dehrin hadiseleri karşısında mukavemet edenler yaşama hakkına sahiptirler” gibi çarpık esaslara dayandırılan bu sistemler gerçek insânî değerleri yerle bir etmişlerdir. Bu prensibe inananlara göre, devletler ve toplumlararası konularda da muhite müsait olan, hadiselere karşı koyabilen hayat mücadelesinde üstte kalanlar yaşama hakkına sahiptirler. Her şeyi “hayat bir cidalden ibarettir” esasına göre hayvanat aleminden nebatat alemine kadar bütün varlıkların birbiriyle münasebetlerini vuruşmaya, kavgaya bağlayan bu anlayış, insanların hal-i hazırdaki hallerini de cidalin bir neticesi olarak görmekte ve birbirini yemeyi meşrû saymaktadır.

e. Toplumlararası Rabıta Irkçılık ve Şovenizmdir

Kur’ân dışı terbiyenin fertler ve toplumlar arası kabul ettiği en önemli rabıta kaba ırkçılık ve bazen de –bu asırda çokça şahit olduğumuz gibi- temelinde tamamen “iştirak” fikri olan şuyûiyye ve komünizmdir. Bu telakkiler, toplumu bu rabıtalarla bir araya getirmeyi düşünürler. Halbuki ırkçılık, şövenizm ve benzer cereyanlar başkalarını yutma esasına göre plânlanmışlardır ve öyle hareket ederler. Mesela komünizm, karşısındaki bütün sistemleri yutmaya göre programlanmıştır. Faşizm veya Nazizim, karşısındaki bütün sistemleri yutmakla beslenmeye plânlandığını yakın tarih göstermektedir. Evet bu terbiye anlayışının, birinci ve ikinci cihan harplerinde ortaya koyduğu netice bütün vuzuhu ve şenaatiyle ortadadır.

f. Kuvveti Esas Alır

Kur’ân dışı sosyal ve felsefî sistemlerde nokta-i istinat kuvvettir. Kim kuvvetliyse o haklıdır ki, bu da tam bir firavun ahlakıdır. İnsânî değerlere saygılı olmayan kuvvetin işi tecavüzdür. Meseleyi kuvvet prensibiyle ele alan, herşeyi kuvvete bağlayan bir insanın tecavüzden kendini alıkoyması çok zordur. İnsanlık, hususiyle yirminci asırda yağın yığın bunun örneklerini yaşadı. Öyle ki fertlerin saldırganlığı bir yana, toplumlar dahi sadece birbirini yiyip bitirme içgüdüsüyle hareket etmeye başladılar. Kur’ân dışı ahlakın onların ruhlarında yaptığı tahribatın tesirleridir ki, müminlerde dahi adeta bu olumsuzluğun radyoaktif tesiri mahiyetinde çeşit çeşit menfilikler zuhur etmeye başladı.

2. Kur’ânî Terbiye

a. Kur’ân Talebesi Bir “Kul” dur

Kur’ân talebesi, bir zalim, bir gaddar, bir hodfurûş, bir hodbîn, bir cebbar değildir. O sadece bir kuldur; Allah'ın (cc) kulu. Kur’ân, her fırsatta insanların Allah'a (cc) kul olduğunu hatırlatır ve bunun onun için bir şeref, bir pâye olduğunu vurgular. Kur’ân’ın terbiyesi sayesinde bir insan, kendisinin, Allah (cc)’a kul olduğunu kavramışsa, en büyük bir fazileti ihraz etmiş demektir. Rasulü Ekrem (sav)’in en mümeyyiz vasfı Allah'ın (cc) kulu olma vasfıdır. {Abduhu ve rasulühü...} “kulu ve Rasulü...” Bazı imamlara göre Arapça’daki bu vav, mutlak cem’ içindir ve tertip söz konusu değildir. Tertibi kabul edenlere göre konuyu ele alacak olursak, bundan, Rasulü Ekrem (sav)’in evvelâ kulluğunun, olduğu anlaşılır. Bunda da latif bir nükte vardır. Rasulü Ekrem (sav) elçi olmadan evvel de Allah'ın (cc) kuluydu, vefatıyla elçiliği bittikten sonra da yine Allah'ın (cc) en aziz, en eşref, en ekrem kuludur. Herşey bitse de kulluk temâdî edip gitmektedir.. evet her şey, nübüvvet, velâyet ve bunlara terettüp eden bütün vazifeler biter. Bitmeyen bir şey vardır: Ezel ve ebed sultanı olan Allah'a (cc) kulluk...

Allah’ın: “Ey insanlar kulluk edin!..” (Bakara/21) demesine karşılık, mümin günde kırk defa kemerbeste-i ubudiyetle Allah'ın (cc) huzuruna gelir, “Yalnız Sana kulluk ederiz” (Fâtiha/4) der.

İyi bir mümin, en büyük mahlukata dahi ibadete tenezzül etmeyen aziz bir kuldur. O sadece Allah'a (cc) kul ve bendedir. Bu yönüyle de o zelil gibi göründüğü anlarda da tam bir sultandır. O, hiçbir firavuna karşı bel kırıp boyun bükmez ki, Peygamberler (aleyhimüsselam)’in hayatı bu konuda mühim örneklerde doludur. Onlar, Ma’bud-u Mutlak, Maksûd-u bi’l-İstihhak’ı bir olarak tanımış ve hiçbir zorlama karşısında başkalarına serfürû etmemişlerdir.

Hayalen devr-i risâletpenâhî’ye gitseniz, göğsüne kızdırılmış demirlerin basıldığı Ammar bin Yasir’i; her gün başına yediği sopalarla yere yıkılan Mus’ab bin Umeyr’i; aç susuz bîtap kıvranan Sa’d bin Ebî Vakkâs’ları görecek ve Hakk’a kulluktaki derinlik karşısında başlarınızın döndüğünü hissedeceksiniz. Müteakip asırlarda da –derece farkı mahfuz- bu derin gönül insanlarını görmek mümkündür. Evet hem her dönemde haksızlığa karşı koymuş, hakperestlik şuuruyla şahlanmış hakkı tutup kaldırmış; kaldırmış ve zulmü, ilhadı yerle bir etmiş nice Hak erleri vardır.. Kur’ân’ı rehber edinen, Kur’ân için yaşayan nice Hak erleri..

Bazı şeyler vardır ki onlar kolay işlerdir. Cemiyetler teşkil etme, gruplar oluşturma, kongreler akdetme, maaşla, ücretle ve değişik beklentilerle iş yapma.. evet bunlar rahat şeylerdir. Önemli olan dünyevî, uhrevî beklentilere girmeden hakkı tutup kaldırmak ve bu hayâtî vazifeyi ilelebet devam ettirecek hasbî, diğergam, Allah'a (cc) kulluğun ötesinde pâye aramayan “nâr-ı beyzâ” nesiller yetiştirmektir. Bunların en parlak ünvanları Kur’ân talebeliğidir; onun ötesinde başka bir namla anılmayı da düşünmezler.

b. Mütevazi ve Allah’a (cc) Karşı Fakirdir

Kur’ân tilmizi mütevazidır. O, dış görünüşü itibariyle bazılarınca miskin, uyuşuk zannedilebilir; değildir, her şeyi aşabilecek halim, selimdir; ama ma’budundan gayrısına boyun eğmeyecek kadar aziz ve kararlıdır. Zaten bir iç dinamizme sahiptir. O böyle bir şeyi şirk sayar. Kur’ân’ın talebesi, zahirde fakir ve güçsüz görünümlüdür. Bu da onun ayrı bir farklı yanıdır; zira onun zaafı ve fakrı Allah'a (cc) yükselmesi için iki kanat gibidir. O, aczini, zaafını vicdanında hissettikçe, Cenab-ı Hakk’a karşı itimadı daha bir artar. Rasulü ekrem (sav) gibi: “Göz açıp kapancıya kadar dahi bizi nefsimizle baş başa bırakma” [82] der durur. İşte aczin, zaafın ve fakrın bu iç derinliği, onun için nurânî iki kanat gibidir ki, o nefsinde aczini, fakrını ve zaafını idrak ettikçe, acz ve fakrın kanatlarıyla hep Cenab-ı Hakk’a ubudiyete koşar ve O’nun hoşnutluğunu arar.

c. Hedefi Allah (cc)’ın Rızasıdır

Kur’ân talebesinin hedefi, gaye-i hayâli sadece ve sadece rıza-yı ilâhîdir. O, nazarını hep rıza ufkuna diker ve Cenab-ı Hakk’ın kendisine bir gün: “Ey tertemiz, âsudeliğe ermiş, arınmış itminan ufkundaki nefis, Rabbin senden razı, sen de O’ndan; dön Rabbine!” (Fecr/27) hitab-ı celilini intizar eder durur.

Hz. Yusuf (as) da “Ey Rabbim! Mülkten bana (nasibimi) verdin ve bana (rüyada görülen) olayların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin. Beni Müslüman olarak öldür ve salihler arasına kat!” (Yusuf/101) sözleriyle o ideal ufku ifade ediyordu. Mısır’da mualla bir mevki’ ihraz etmiş.. senelerden beri ağlaya ağlaya bîtab düşmüş, dilhûn babasının gözyaşları dinmiş.. kendisine kötülük yapan kardeşleri gelip onunla aynı çizgiye ulaşmış ve maddi-manevi huzurda şâhikalarda dolaştığı bir anda, Allah’a yapmış olduğu bu teveccüh, üzerinde dikkatle durulması gereken önemli bir husustur.

 

Demek oluyor ki, dünyevî bütün refah, saadet ve her türlü huzurun üstünde daima ağırlığını hissettiren, kalbin tam itmi’nana kavuşacağı bir mazhariyet vardır ki, o da, Cenab-ı hakk’ın hoşnutluğu ve rızasıdır.

Müminin, bütün sa’y u gayretindeki hedefi rızâ-yı ilâhîdir, yani Allah'ı (cc) hoşnud etmektir. O, Allah (cc)emrettiği için ve rızayı ilâhî’yi kazanmak ümidiyle ibadet yapar; sa’yinin semeresinin de ahirette verileceğini düşünür. Dünyada iken bir lütufla karşılaşırsa hamd ve sena eder. Allah (cc) karşısında yüzünü yerlere sürer. Evet mümin, sadece ve sadece rıza-yı ilâhîyi düşünür ki, Kur’ân-ı Kerim pek çok ayet-i kerimesiyle bu hususu teyid eder.

 

Ezcümle; “Bana, din ve ibadetimi yalnız Allah'a (cc) tahsis ederek gönülden ona kullukta bulunmam emredildi.” (Zümer/11) “De ki, ben ibadetimi yalnız ona has kılarak sadece Allah’a kulluk ederim.” (Zümer/14) “Halbuki onlara şirkten uzaklaşıp sadece ve sadece muvahhid olarak Allah’a ibadet etmeleri, namazı dosdoğru kılmaları, zekatı vermeleri emredilmişti.” (Beyyine/5) gibi ayetlerle mümin her zaman ihlasa ve rıza-ı ilahiyi aramaya yönlendirilmiştir.

d. Hayat Düsturu Yardımlaşmadır

Kur’ân, düstûr-u hayat olarak teâvün ve tesânüdü esas almaktadır. “İyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” (Mâide/2)

Evet müminler dinin emirlerini yaşama ve yaşatma hususunda birbirlerine yardımcı olmalı ve birbirlerine dayanarak dini yaşamaya çalışmalıdırlar. Unutmamalıyız ki, İslâm’ın içtimâî yönü daha baskındır. Onun içtimâî yönünü ayağa kaldırmak ayakta tutmak ve devam ettirmek için dinin cemaat halinde yaşanması zaruridir. Öyleyse “birr ve takvada birbirinize yardımcı olunuz.” (Mâide/2) zira hayat, cidalden ibaret değil; o yardımlaşma ve dayanışmadan ibarettir. Zerreler nebatata, nebatat hayvanata, hayvanat da protein konserveleri olarak bizim imdadımıza koşarlar. Hatta bir şeyde bir yardımlaşma vardır. Havanın, toprağın, suyun zerreleri, atomlar ve atomların parçacıkları bir yardım esprisine bağlı olarak mevcudiyetlerini sürdürürler. Mümin, kâinattaki bu umûmî ahenge uymalı, bu senfonizmayı, bu umumî musikiyi bozmamak için o da hep yardıma koşmalıdır.

e. Aramızdaki Rabıta Kardeşlik Rabıtasıdır

Kur’ân, müminler arasındaki rabıtayı uhuvvet belirlemektedir. İslâmî cemaatler arasında bu rabıta tesis edilmeli ve bu rabıtaya göre bir kere daha kardeşlik duygusu vurgulanmalıdır. Hele diyaneti bir olan, İslâmiyeti yaşayan kimseler kopmayacak şekilde birbirlerine kenetlenmelidirler. Zaten “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurât/10) Mümin, yeryüzünde iman eden herkese kardeş nazarıyla bakmalı, kâinatı da bir “mehd-i uhuvvet” gibi görmelidir.

f. Hak Düşüncesi Esastır

Kur’ân terbiyesi, nokta-i istinat olarak “kuvvet”e bedel “hakk”ı kabul eder. “Kim haklı ise o kuvvetlidir” der. Bu gün zayıf olsa dahi ileride Allah'ın (cc) tevfik ve inayetiyle hak mutlaka galebe çalacaktır inancına bağlı yaşar.

Müminin nazarında hakka saygı adeta ibadettir. Onun içindir ki Hz. Ömer gibi Halife-i rûy-i zemin, bir zimmî ile mahkemede mürâfaa olur.. ve Halife ile Zimmînin murâfaa olduğu mahkemedeki hakim, Emîru’l-müminin’i kendi yanına çağırmak için bir iltifatta bulununca Emiru’l-müminin onu itab eder ve adil olmaya çağırır.

Kur’ân dışı felsefî sistemlerin tesirine girmemiş bir mümin, “Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr/3) ayet-i kerîmesinde öngörüldüğü şekilde, her zaman hakkı yaşar, hakkı tavsiye eder. Akif’in dediği gibi:

Hâlik’in nâmütenâhi adı var en başı Hak,

Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak!

Hani ashab-ı kiram ayrılalım derken,

Mutlaka Sûre-i ve’l-asr’ı okurmuş neden?

Çünkü meknûn o sûrede esrar-ı felah;

Başta iman-ı hakîkî geliyor, sonra salah,

Sonra hak, sonra sebat işte kuzum insanlık;

Bu dördü birleşti mi yoktur sana izmihlal artık..

Eşya, vücûd-u Hakk’la kâimdir. Eşyanın zıllî bir hakikati varsa o da Allah'ın (cc) Hak ismine dayalıdır. Zaten “Hak” esmâ-i ilâhî nin en büyüklerindendir.

Mümin kuvveti hak’ta görür. Kim haklıysa o kuvvetlidir. “Hak yüce ve yüksek olup, hak geride bırakılamaz” bir İslâm prensibidir. Dolayısı ile hak daima âlîdir ve hiçbir şey onun önünü kesemeyecektir.

 

Yorumlarınız...

Günün Ayeti

3 Recep 1433
BAKARA SÛRESİAyet - 187.
Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah, (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikâfta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklar.

İmsakiye

Reklam
Bir bumads advertorial içeriğidir.
Telif Hakkı © 2005 - HUCESTE.COM_ 7 DEN 70 E HERKESE HER KESİME

Tüm Hakları Saklıdır. Joomla!, GNU/GPL lisansı ile BAYAZITHAN tarafından düzenlenmiştir.